Adidas Ultra Boost 3.0 incelemesi

ultra-boost-3-0-red-2Ayakkabı incelemesi okumak keyiflidir. Çünkü ayakkabı seçmek zordur, doğru ayakkabı deneme-yanılma ile bulunur ama bu da pahalı bir yöntemdir. Dolayısıyla başka birisi merak ettiğiniz ayakkabıyı almış, denemiş ve deneyimlerini sizinle gönüllü olarak paylaşmışsa bu hoş bir durum olur. Ancak bu keyif içinde bir tehlike veya risk de barındırır. Nedir bu tehlike/risk? Her bireyin ayağı farklıdır, özeldir. Bacakları da öyle. Haliyle, adım atışı, yere basışı ve koşu formu da kendine hastır. Tüm bunlar bu kadar farklıyken başkasının deneyimlerini olduğu gibi almak, kabul etmek tehlikeli olabilir. Peki, o zaman, ayakkabı incelemesi yazmak da okumak da manasız mıdır? Tabii ki hayır. Yapılması gereken bu farklılıkları her zaman göz önünde tutmak ve bu gerçeğin ışığında inceleme yazmak, okumaktır. Yazanın tamamen kendi algısını yazmaktan kaçınması, ayakkabıyı daha objektif bir şekilde ele alması, okuyanın da bu objektifliğe hiçbir zaman kanmaması, görüşlerin subjektif olduğunu unutmaması gerekir. Ben de bu blogda ayakkabı incelemeleri yazdım. Umarım bu bakış açısını yansıtabilmişimdir. Uzun zaman sonra bir inceleme daha yazmak istiyorum, lütfen siz de bu bakış açısıyla okuyun. Ele aldığım ayakkabı Adidas Ultra Boost 3.0. Yazının devamı…

2017 özeti ve 2018′e bakış

IMG_73622015 hariç her sene, yıl sonunda geçen 12 ayın bir özetini toparlamaya ve gelen yeni yıla kısa bir bakış atmaya çalıştığım yazılar yazmışım. Geldim yine bir yılın sonuna. Bu fırsatı değerlendirip uzun süredir sessiz kalan blogu hareketlendirmek güzel olacak.

2017 benim için özel bir yıl oldu. Çok önem verdiğim ve uzun soluklu, büyük hedeflerimden birini, belki de en büyüğünü gerçekleştirdiğim bir yıldı. Bu durum ilk bakışta, yılın özeti olacak bir yazıyı büyütecek veya renklendirecekmiş gibi görünse de aslında pek öyle olmuyor. Bir yandan neredeyse tüm yılı ona adadığınız için yazacak başka şey kalmıyor bir yandan da düşünecek her şeyi düşünmüş, söylenecek her şeyi zaten söylemiş olduğunuz için yazacak pek fazla şey gelmiyor insanın aklına.

Yazının devamı…

Spartathlon 2017

IMG_7331

Fotoğraf: Başak Gürbüz Derman

30 Eylül 2017 cumartesi günü öğleden sonra 15:48’de neredeydiniz, ne yapıyordunuz? Belki birçoğunuz anımsamıyordur ama ben o dakikayı inanılmaz bir berraklıkta hatırlıyorum ve eminim çok uzun bir süre, belki tüm hayatım boyunca da unutmam pek mümkün olmayacak. O dakikada Yunanistan’ın Sparta şehrinde Konstantinou Palaiologou Caddesi boyunca Leonidas heykeline doğru koşuyordum. Cadde kalabalıktı ve çevredeki herkes alkışlıyor, tezahürat ediyordu. Caddede yaptığım o 500 metrelik koşu önceki günün sabahında Atina’daki Akropolis kalıntıları önünden başladığım 246 kilometrelik koşunun sonuydu. Heykele ulaştım, sol ayağına kollarımı, kollarıma da başımı dayayıp 5-6 saniye boyunca geçen 6 ayı ve bu aylarda verdiğim çabayı düşündüm. Saklamayacağım, gözlerim doldu. Evet, yarış kendi başına uzun ve zorluydu ama öncesindeki hazırlık dönemi daha da uzun ve daha da zorluydu. O ayak, çok uzun vadeli bir hedefin sembolüydü ve ben ayağa ulaşmıştım, Spartathlon’u bitirmiştim. Artık kendimi bırakmamda bir sakınca yoktu.

Yazının devamı …

Running Through My Mind

İnsanın çevresinde yaratıcı, üretken ve zevkli birilerinin olması güzel. Onların çalışmalarının bir parçası hatta bazen odak noktası olmak keyif verici. Ortaya çıkan ürünler insanı mutlu ediyor.

diye yazmıştım Blue Moon Runner videosunu paylaşırken. Bugün yine o mutlu eden ürünlerin birinden söz edeceğim.

Eşim Başak, yoğun koşu antrenmanlarıyla geçen son dönemde, yanımda olduğu zamanlarda bazı kayıtlar yapmıştı. Hem gerçekten sürekli koştuğum hem de aklımda uzun koşmak konusunun olduğu bir dönemin sonunda ortaya böyle bir şey çıkartmış olması tam yerinde oldu. “Running Through My Mind“, hem aklıma takıldı, sürekli düşünüyorum anlamıyla sürekli zihnimde koşu konusunun dönüp dolaştığı, hem de uzun mesafe koşusunun aslında zihinsel bir süreç olduğuna gönderme oluşuyla bu dönemin detayını çok güzel ortaya koyan bir klip. Öte yandan Başak, stoner rock ve psychedelic blues’un uzun koşuları çağrıştırdığını söyler hep. Bu ikisi gerçekten de bu videoda çok uyumlu görünüyor.

Ben ortaya çıkan klibi çok sevdim, bakalım siz nasıl bulacaksınız?

Spartathlon 2017’ye Doğru

King Leonidas statue in Sparta Spartans

On gün sonra sabah 7:00’de Atina’da, Akropolis’in basamaklarında bir yarış başlayacak. Bu, o yarışın 35. başlangıcı olacak ve 1983 yılından beri koşulan yarışın bu edisyonunda başlangıç çizgisinde olmaya hak kazanan 399 kişiden biri de benim. Sparta’nın meydanındaki Kral Loenidas heykeline dokunabilmemiz için bize verilen 36 saatlik süre içinde bu iki şehir arasındaki yaklaşık 246 kilometrelik yolda hep birlikte ilerlemeye çalışacağız. Bunların olacağını haber verdiğim yazının üzerinden tam olarak 5 ay geçmiş. O zamandan beri neler olduğundan ve neler yaptığımdan bahsetmek, biraz içimi dökerek yarışa hazırlıklarımdan birini daha tamamlamak istiyorum.
Yazının devamı…

Aladağlar Sky Trail 2017

Geçtiğimiz hafta sonu yine Niğde-Çamardı’daydık. Üçüncüsü düzenlenen Aladağlar Sky Trail etkinliğinde neredeyse her şey önceki yıllarda olduğu gibiydi. Aslında büyük sayılabilecek bir değişiklik vardı; daha önceki yıllarda tek yarıştan oluşan etkinlik, bu sefer ana yarışına küçük bir kardeş eklenmiş haliyle gerçekleşti. Rota tanıtımı yazımda ve daha önceki yarış raporlarımda (20152016) adı geçen Aladağlar Sky Trail geçen seneki rotasında koşuldu, yani 46 km ve 3500+ m yükseklik kazanımına sahipti. Yeni kardeşi, Aladağlar Trail Jr. ise 15 km ve 950+ m yükseklik kazanımına sahip. Ben önceki iki yılda olduğu gibi ana yarışta koştum. Biraz ondan söz etmek isterim.

Yazının devamı…

Breaking2 Denemesinin Ardından

bre241950’li yılların başlarında bazı doktorlar ve bilim insanları hiç kimsenin bir mili dört dakikanın altında koşamayacağını söylüyorlardı. Bunu yapmanın zor veya tehlikeli olduğunu değil, imkânsız olduğunu savunuyorlardı. 17 Temmuz 1945’te İsveçli Gunder Hagg bu mesafeyi 4:01.4’te koşmuş ve üstünden geçen 9 yıla karşın bundan daha iyisini yapan çıkmamıştı. Çünkü neredeyse herkes bunun “imkânsız” olduğuna inanıyordu. 6 Mayıs 1954 günü İngiltere’de Iffley Road pistindeki başlangıç çizgisinde bekleyenler arasında, o dönem bu imkânsızlığa inanmayan birkaç adamdan biri olan Roger Bannister da vardı. Yarışın sonunda Bannister bitiş ipini göğüslediği anda hakemlerin süre ölçerleri 3:59.4 değerini gösteriyordu. Bir insan imkânsızı başarmış ve bir mili dört dakikadan kısa sürede koşmuştu. Bu bilgi tüm koşucuların zihinlerine ulaştığında ise her şey bir anda tersine döndü. Daha 46 gün geçmeden bir başkası daha bunu başardı. Ardından gelen birkaç ay içinde başka koşanlar oldu, birkaç yıl içindeyse daha fazlası. Yıl 1965 olmadan rekor 3:54’e inmişti bile. Bu yaşananın özetiyse şuydu: bir şeyin imkânsız olduğu düşüncesinden kurtulabildiğinizde, o artık imkân dâhilindedir.

Yazının devamı…

İznik Ultra 140K Yarış Raporu

18118649_1265465416904390_1232878990870816502_n

Fotoğraf: Aykut Üstündağ

Rota hazırlıklarına küçük de olsa katkı sağladığım, fikir alışverişlerinde paydaş olarak gelişimini izlediğim, ancak ilk yılında hazırlanmama karşın koşuyla ilgisiz nedenlerle katılamadığım İznik Ultra’da, 2013 ve 2015’te Orhangazi Ultra (80K), 2014’te ise İznik Dağ Maratonu (40K) parkurlarında koşma fırsatı yakalamıştım. 2016 yılında ise gönüllü olarak Örnekköy ve Süleymaniye kontrol noktalarında eşim Başak ve arkadaşım Serdar ile elimizden geldiğince koşanlara destek olmaya çalışmıştık. Bu etkinlikle/yarışla oldukça yakından ilişkili olduğum söylenebilir. Ancak bir türlü, etkinliğin ana fikri olan, İznik Gölü’nün çevresini patikalardan baştan sona dönmek konusuna yaklaşamamıştım. Sonunda bu yıl 22 Nisan günü bunu yapabildiğim için artık çok mutluyum. Uzun bekleyişten sonra gerçekleştiği için bu iş nasıl oldu anlatmak istedim.

 

Yazının devamı…

Bir Kitap, Bir Yarış, Bir Haber

road_to_spartaGeçtiğimiz Ekim ayında Amazon’da ön siparişe çıktığını duyduğum Dean Karnazes’in son kitabı Road To Sparta’nın Kindle versiyonunu henüz yayınlanmamışken satın aldım. 24 Ekim’de indirilebilir hale gelir gelmez de okumaya başladım. Üçte ikisini hızla okudum ancak sonra yoğun bir dönem araya girdi ve uzun süre sonra ancak tamamlayabildim. Biraz kitaptan ve yazarından söz etmek, biraz da kitabın konusu olan yarış hakkında yazmak istedim.

Yazının devamı…

Runatolia 2017 İstatistikleri

Geçen hafta sonu Antalya’da Runatolia yarışında yarı maraton koştum. Hedeflediğim 1:24 altı için gereken antrenmanları yapamadığımdan 1:25:09 ile yarışı tamamladım. Benim yarışım hakkında anlatılacak çok şey olmadığından bir yarış raporu yazmayacağım. Organizasyonda bence sorunlar vardı. Yarışın son 800 metresi geniş ve güzel bir caddede biterdi. Eminim bu yıl birçok insan (haberleri olmadığından -ki benim de yoktu) o son 800 metreyi bekleyerek, orada hızla koşarak bitişe geleceklerini umarak koştular ama hayal kırıklığına uğradılar. Eminim o caddeyi hemen trafiğe açmak için bu yıl parkurun o kısmını park içine almışlar. Daracık park içi beton yollarda (yarı maraton koşuyorsanız 10 km parkuru koşucularının kalabalığında) koşulan o son bölüm pek can sıkıcıydı. Öte yandan bitişteki yiyecek-içecek masaları yarı maraton ve 10 km koşanlarca tamamen tüketildiğinden asıl ihtiyacı olan maraton koşucularının elleri boş kaldı. Her şey affedilir belki ama bu pek affedilir bir hata değil. Neyse bu konularda sosyal medyada çokça yazılıyor.

Ben yarışın sonuç istatistiklerinden kısaca söz etmek istiyorum. Yarışın sonuçları halka açık olarak Depar Timing sitesinden sunuldu. Ben de tüm parkurların sonuçlarını indirip, üzerlerinde biraz çalıştım. Öncelikle genel katılım sayılarına ve bitirme oranlarına baktım. Şöyle rakamlara ulaştım:

(daha&helliip;)