Koşturmaca Podcast

Koşturmaca Podcast

Apple'ın podcast için belirlediği imaj
Podcast, internet üzerinden dağıtılan/paylaşılan video veya ses dosyaları için kullanılan genel bir terim. Bu terim, iPod ve broadcast (yayın) kelimelerinin birleşiminden geliyor. Aslında bu çok sık rastlanılan bir yanılgıya da neden olan bir birleşim. İçinde iPod’a referans olduğundan bir çok insan podcastlerin sadece iPod aracılığı ile dinlenebildiğini düşünebiliyor; oysa bu doğru değil. Daha önceleri bu dosyalar için webcast terimi kullanılırdı ve aslında çok daha doğru bir seçimdi. O da web ve broadcast kelimelerinden oluşturulmuştu, web üzerinden yapılan yayın olarak algılandığından çok doğru bir terimdi. Ses dosyalarını dinlemek için iPodlar o kadar yaygınlkaştı ki podcast kelimesi webcaste ağır bastı.
Yukarıdaki terim açıklamasından da anlaşılacağı gibi podcastler aslında şarkıların paylaşıldığı dosya formatlarından farklı olmayan, web de paylaşılan ses dosyalarından başka bir şey değiller. İstenildiği zaman dinlenebilen radyo programları gibi de düşünebilirsiniz.
Ülkemizde çok fazla bilinmiyor olmasına karşın dünyada kullanımı oldukça yaygın. Akla gelebilecek her konuda podcastler bulmak mümkün. Bazen tek kişinin konuştuğu, bazen birden fazla insanın sohbet ettiği, bazen röportaj şeklinde ilerleyen bazen de ders gibi anlatılan podcastler var. 
Yazının devamı…

Adım, Kadans ve Koşu Formu Üzerine Toparlanmış Fikirler

Adım, Kadans ve Koşu Formu Üzerine Toparlanmış Fikirler

Adım şekli ve kadans (adım frekansı, dakikada atılan adım sayısı) konusunda yazılanlar dikkatimi ilk olarak, Dailymile‘da arkadaş listemde olan Pete Larson‘un 2 Mayıs’da yayınladığı şu blog yazısı ile çekti. Larson, yazısında, başka biri tarafından 300fps ile çekilmiş Boston Maratonu görüntülerindeki (tümü bitişe 500 metre kala çekilmiş, yani atletlerin en yorgun oldukları noktada) elit koşucuların adım şekli ve kadans farklarını ele almıştı. Videoları kare kare incelemiş, saymış ve saniyedeki kare sayısını (fps, frame per second) dikkate alarak aşağıdaki adım değişkenlerinin her atlet için değerlerini tablolamıştı.
Yazının devamı…

Amsterdam Maratonu 2011

Amsterdam Maratonu 2011

Amsterdam Maratonu 2011 finish sonrası
Amsterdam Maratonu 2011 finish sonrası
16 Ekim’de Amsterdam’da beşinci maratonumu koştum. Farklı organizasyon olarak gördüğüm dördüncü, yurtdışında gördüğüm ikinci maraton organizasyonuydu. Bugüne kadar İstanbul’da Avrasya, Antalya’da Runtalya (x2) ve Berlin’de Berlin maratonlarını koşmuş ve deneyimlemiştim. Sanırım hiç tereddüt etmeden bunun bana en çok keyif veren ve en güzel yarış olduğunu söyleyebilirim. Bunu yazmadan önce şöyle düşündüm: maratona katılan bir koşucunun keyif almasını veya sıkıntı yaşamasını kendisi dışında hangi etkenler belirliyor? Aklıma gelenler öncelik sırasına göre şunlar oldu; parkur, hava, organizasyon detayları (destek istasyonlarının sıklığı, yerleri, içerikleri ve bunların önceden söylenenlerle uygunluğu), koşucu sayısı, seyirciler, zaman ölçüm sıklığı. Tüm bunlar Amsterdam Maratonun’da en yüksek notu aldı benden. Parkur gerçekten çok hoştu, kanal kıyısında oldukça uzun koştuk. Ara sıra ağaçlar veya binaların gölgeleri bazen de açık gökyüzünün ferahlatıcılığı yardıma yetişti. Hava 10 derece civarlarında gezindi. Başlangıç öncesi üşütüyordu ama koşu sırasında hiç rahatsızlık vermedi. Kısa kollu bir fit tişört üstüne uzun kollu ince bir dry fit giydim. Alnım ve kulaklarım ilk yarıda üşürler diye Alptekin’in buff’ı imdadıma yetişti. Genel anlamda hava ideal bir maraton havasıydı. Organizsasyonun eposta ile ilettiği sonradan da broşürlerden okuduğumuz destek istasyonları hakkındaki detaylar tam da vaadedildiği gibiydi. Sıklıkları tam benim ihtiyaçlarıma (tahmin ettiğim kadarıyla birçok maraton koşucusunun ihtiyaçlarına) denk düşecek kadardı. Yerleri santimetresine kadar doğru, içerikleri de hep söylenenlerden oluşuyordu. Bitmiş veya az kalmış bir şeye rastlamadım. İnsan yarışa çok katılım olsun, büyük bir kalabalıkla koşayım istiyor ama Berlin’deki gibi 40.000 kişi de bir parkura zor sığıyor. Amsterdam’da bu sayı 9500 civarındaydı. Hem insana coşkuyu hissettirecek kadar doyurucu bir koşucu kalabalığı vardı hem de parkurdaki insanlar istediğiniz hızda koşmanızı engellemeyecek kadar seyrekti. Seyirciler her noktada varlardı ve coşkuyla koşanları destekliyorlardı. Ne koşuculara sıkıntı yaratan bir seyirciye rastladım ne de böyle bir olay duydum. Göğüs numaralarından isimleri okuyup ismen tezahurat edenler beni de zaman zaman motive etti. Son olarak sonradan koşunuzun detaylarını öğrenmenize yetecek kadar parkur boyunca dizilmiş zaman ölçüm noktalarından söz etmek gerek. Her ne kadar kolumuzda saatimizle sürekli tempoyu, bölüm zamanlarını izlesek de yarış sonunda bunun resmi kayıtlara nasıl yansıdığını da bilmek istiyoruz. Amsterdam’da her 5 kilometrede ve yarı maraton noktasında birer zaman ölçüm noktası vardı. 20. kilometrede varsa yarıya koyulmaması veya yarıda varsa 20. kilometredekinin olmaması belki sadece benim gibi detaycı adamlar tarafından farkedilen bir şeydir. Ama beni sevindirdiler işte :). En sonunda coşkulu seyircilerle dolu tribünleri olan ve çok güzel bir stadda bir tur atmak da yarışın bonusu oldu. Bu nedenlerle yarış sırasında ve sonrasında keyif aldım.
Yazının devamı…

Uzun Mesafe Koşucusunun Yalnızlığı

Uzun Mesafe Koşucusunun Yalnızlığı

The Loneliness of the Long Distance Runner filminden bir sahne
...

Gençlik yıllarından beri rock ve heavy metal dinleyicisiyimdir. Kaçınılmaz olarak Iron Maiden‘ın tüm albümlerini dinlemiş birçoğuna da bayılmışımdır. 1986 yılında piyasaya çıkmış olan “Somewhere in Time” albümlerini de çok severim. O albümde 8 şarkı vardır ama koşmaya, özellikle de uzun uzun koşmaya başladığımdan beri bu şarkılardan biri daha çok ilgimi çeker oldu; “The Loneliness of the Long Distance Runner”. Şarkının sözleri şöyle (ben çevirdim, ilk defa şarkı sözü çeviriyorum yanlışım olabilir, mazur görün; dilerseniz İngilizce aslınıokuyabilirsiniz):
Yazının devamı…

Maratonun Son Kilometreleri

Maratonun Son Kilometreleri

… ama başlangıç önemli değildir, ölüm çok daha sonra başlar, bacaklar ağırlaşıp hissizleşince ve güvenilmez olunca, koşuyu taşıyamaz hale gelip tam tersine engellemeye başlayınca, öyle ki insan bacaklarından kurtulmayı ister; tıpkı kapana kısılan ayağını ısırarak koparıp atan tilki gibi.

der Siegfried Lenz; 1959’da yayınlanmış Ekmek ve Oyunlar (Brot und Spiele – Hoffmann und Campe, Hamburg, 1959; Ekmek ve Oyunlar – Can Sanat Yayınları, İstanbul, 2008) isimli romanında; romanın kahramanı olan uzun mesafe koşucusu Bert Buchner’in son yarışını anlattığı satırlarda. Buchner, 5 ve 10 km yarışlarında yer almaktadır romanda. Bense 16 Ekim 2011’de yani 12 gün sonra Amsterdam’da maraton koşacağım. Koşunun mesafesi uzadıkça yarışın son kilometrelerinde yaşanan, Lenz’in çok doğru betimlediği bu durum daha da ağırlaşıyor ne yazık ki.
Yazının devamı…

F.I.R.S.T.

F.I.R.S.T.

Daha önce başka bir yazımda şöyle yazmışım:

Bazı koşucular serbest biçimde antrenman yapmayı, çıkıp dilediğince dilediği mesafeyi koşmayı sever. O gün canı nasıl istiyorsa öyle çalışır. Bense tam tersi bir yapıya sahibim. Bir programım olmalı yani o gün ne yapacağım belirli olmalı. Programsız koşamadığım gibi hedefsiz de koşamayan bir insanım.

Evet, hep bir programım oldu. Koştuğum ilk yarımaratona “Marathoning For Mortals” kitabının sonundaki programlarından biri ile hazırlanmıştım. Sonrasında birkaç yarış için Hal Higdon‘ın değişik seviyelerdeki koşucular için hazırladığı maraton programlarını kullandım. Bu programlar maratonları “bitirmemi” sağladılar ve beni çok mutlu ettiler. Ama 2011’in başından itibaren, yani maratonlarda (en azından kendimle) “yarışmaya” karar vermemden sonra farklı bir program arayışına girdim. Hızlanmaya ve bu hızı uzun süre sürdürebilmeye odaklı bir program olmalıydı izleyeceğim. İşte o zaman FIRST ile tanıştım.
Açılımı “Furman Institute of Running and Scientific Training” olan FIRST, Furman Enstitüsü Sağlık ve Egzersiz Bilimi Bölümü’nde (Health and Exercise Science Department) akademisyen olan ve aynı zamanda da ciddi birer koşucu ve triatlet olan Bill Pierce, Scott Murr ve Ray Moss tarafından geliştirilmiş bir antrenman programı. Bill Pierce ve Scott Murr’un kendi sporculuk yaşamlarından elde ettikleri deneyimleri ve çalışmalarına, Jack Daniels ile birlikte çalışmış olan Ray Moss’un katkıları da eklenince ortaya oldukça verimli bir çalışma şekli çıkmış. 2003 ve 2004’de halka açık kurslar açıp katılımcılar ile programlarını test etme fırsatı bulmuşlar. Bu denemelerin sonuçları çok başarılı olmuş. Çalışmaları ve sonuçlarını duyan Runner’s World yazarı Amby Burfoot enstitüyü ziyaret edip konuyu yerinde incelemeye ve bu konuda bir makale yazmaya karar vermiş. Runner’s World’ün Ağustos 2005 sayısında yayınlanan bu makale koşu dünyasında büyük bir etki yaratmış. O zamandan beri birçok koşucunun tercihi olan FIRST yaklaşımını daha derli toplu bir şekilde koşuculara ulaştırmak amacıyla, aynı ekip 2007 yılında bir de kitap yayınlamış: “Runner’s World Run Less, Run Faster: Become a Faster, Stronger Runner with the Revolutionary FIRST Training Program”.
Yazının devamı…

Ağrı Dağı Tırmanışı

Ağrı Dağı Tırmanışı

Ağrı Dağı zirve defteri
Ağrı Dağı zirve defteri elimde
Birkaç yıldır aklımda dağlara tırmanma fikri var. Sanırım bunun sebebi belgesel kanallarında izlediğim dağcılık belgeselleri ve Everest maceraları. Aslında ondan daha öncesi de var bu işin. Üniversitede öğrenci topluluklarının olduğu bir bina vardı. Oraya gidip dağcılık topluluğuna katılmak istedim. Dağcılık topluluğu odasına girdim, herkes birileri ile muhabbet ediyordu. Kimse dönüp “merhaba” bile demedi. Eminim her zaman öyle değillerdir ama o gün öyle oldu işte. Ben de kendimi garip hissedip çıktım odadan. Bir baktım karşı oda sualtı topluluğunun. Hemen girdim içeri. Orada bambaşka bir an yaşandı. Hemen birileri ile konuşmaya başladım. Ondan sonra sualtı topluluğuna katıldım. Dağcılıksa çok sonralara, bugünlere kaldı. Geçen sene biraz araştırdım nasıl yaparım bu işi diye, sorduğum herkes üniversitelerin öğrenci topluluklarını önerdi. Ama biliyordum ki oralar hiyerarşik yapılara sahip ve belirli etkinliklere katılmak için kat edilmesi gereken mesafe çok. Bu düşüncelerle yine erteledim konuyu.
Sonunda bu yıl, kafaya taktım, “Ağrı Dağı’na çıkacağım” diye. Araştırdım, Ağrı konusunda herkes “Explorer” dedi. İletişime geçtim ve bu sene üç tane arka arkaya tur yapacaklarını öğrendim: 9-15, 16-22 ve 23-29 Temmuz tarihlerinde. 16-17 Temmuz Dask-Adam yarışı olduğundan ilk iki tur mümkün görünmüyordu. Sonuncuya adımı yazdırdım. Ama rehberle yaptığımız görüşmeler sonucu Ağrı öncesinde bir hafta sonu daha kolay ve alçak bir dağda hem kamp deneyimi kazanmak hem de irtifa ile bir problemimim var mı görmek için deneme yapmam konusunda karar kıldık. Bu iş için de 2-3 Temmuz hafta sonu yapılacak Aladağlar Emler zirve tırmanışını seçtik. Böylece temmuz ayını tamamen dağlarla doldurmuş oldum, 2-3 Emler Zirve, 16-17 Dask-Adam ve 23-29 Ağrı Dağı ekspedisyonu… Bunun anlamı düzenli koşu antrenmanlarının sekteye uğrayacak olmasıydı, öyle de oldu. 🙁
Yazının devamı…

DASK Anadolu Dağ Maratonu 2011 Yarış Hikayesi

DASK Anadolu Dağ Maratonu 2011 Yarış Hikayesi

Dask-Adam 2011 yarış başlangıcı
Uzun yarış başlıyor

Son yazımda sözünü ettiğim ve katılacağımızı duyurduğum DASK-ADAM yarışı geçtiğimiz hafta sonu düzenlendi. Yarışa maraton/ultramaratonlar koşarak dayanıklılığını, sabrını kanıtlamış ve daha önce yine bu blogda Berlin Maratonu yarış raporunu okuduğunuz, arkadaşım Ilgaz ile katıldık. Yarışma sırasında ve sonrasında öğrendiğimiz kadarıyla bu sene, orta ve uzun parkurlar açısından en zor seneymiş. Tüm zorluklara rağmen, Ilgaz’la birlikte bu seneki orta parkuru tamamladık. Yarış öncesini, yarış sürecini ve sonucunu anlatan bir yazı hazırlamaya girişmiştim ki takım arkadaşım benden önce davranıp tüm hikayeyi çok güzel bir biçimde kaleme almış. Ondan daha iyisini ortaya koyamayacağımı bildiğimden izniyle burada paylaşıyorum.
Yazı için Ilgaz’a, fotoğraflar için sevgili eşim Başak‘a çok teşekkür ediyorum.

Aramızda hep DASK diye bahsediyoruz ama olayın esas adı ADAM, Anadolu Dağ Aşma Maratonu yani. Katıldıktan sonra “Dağ Aşma” ile ne kastettiklerini anlamış oldum. Niye “Maraton” benzetmesinin de kullanıldığını… Hakikaten dağları aştık tam sözlük anlamı ile.
Takım arkadaşım yaklaşık bir seneden beri tanıdığım sevgili Mert Derman. Kaç kere görüştünüz derseniz sanırım bu altıncı görüşmemizdi. Hayatında topu topu altı kere gördüğün bir adamla dağ tepelerinde… Enteresan değil mi? Voleybol yıllarından sevip saydığım bir antrenör abimizin bir lafını hatırlarım; “erkek adam üç yerde belli olur” derdi; “Yolculukta, türk ifşa rakı sofrasında ve maçta” Maç kısmı ile yolculuk aslında bizim aktiviteye tam uyuyor, iki gün boyunca spor karşılaşması mantığında yollarda idik. Velhasıl Mert bu konuda doğru bir seçim olduğunu fazlasıyla gösterdi. “Bu kadar az gördüğün adamla ne cesaret peki?” sorusunun cevabı ise sosyal medya ve dijital ortamda saklı, DailyMile sayfası ve telefon sayesinde neredeyse her gün irtibat içinde olduğum ve her anını takip ettiğim bir adam kendisi… Adı gibi adam. Sağlam koşucu. 3:30’luk Maraton Man. Koşan makine.
Yazının devamı…

Anadolu Dağ Maratonu (DASK-ADAM)

Anadolu Dağ Maratonu (DASK-ADAM)

Dağ maratonunda yarışmacılar
Fotoğraf: Dave MacFarlane - planetFear
Uzun mesafe koşu sporuna gönlünü kaptıranlar önce pistlerde, parkurlarda koşarak antrenman yapar, koşabildikleri mesafeleri artırmaya çalışırlar. Yarı maraton ve maraton yarışları asfalt yollarda düzenlendiğinden bir süre sonra uzun koşularını asfalt yollarda yapmaya başlarlar. Bu hedeflere ulaşıldığında zorluk seviyesini artırmak isteyenler patikalarda uzun koşmaya merak salar. Bunun ardından, gittikçe zorlaşan patikalardan tepeleri hatta dağları aşmayı gerektiren özel parkurlara geçiş aşaması gelir. İşte bu noktada “dağ aşma maratonları” hatta ultramaratonları gündeme gelir. Bu dalda dünya çapında en çok bilinen yarışlardan biri sanırım “North Face Mont-Blanc Ultra Trail” yarışıdır. Bu yarışın detaylarına çok girmeyeceğim ancak 4 ayrı parkurda koşulan yarışın parkurlarının uzunluk ve yükseklik kazanım detaylarını vermek bilmeyenlere bir parça olay hakkında bilgi verecektir: UTMB-Ultra-Trail du Tour du Mont-Blanc (166 km +9,400 m), CCC-Courmayeur-Champex-Chamonix (98 km +5,600 m), TDS-Sur les Traces des Ducs de Savoie (105 km +6,700 m) ve PTL-La Petite Trotte à Léon (250 km +18,000 m)
Bu popüler yarışa katılmak isteyen sporcuların çokluğu ve yarışın zorluğu, organizatörleri katılım için önkoşullar koyma zorunluluğuna itmiştir. Organizasyon ekibi her parkur için belirli puan gereksinimleri belirlemiş ve bu puanların hangi yarışlar koşularak elde edilebileceğini web sitelerinde duyurmuşlardır. İşte yazımızın konusunu olan DASK-ADAM etkinliğine de bu noktada geliyoruz. “Doğa Araştırmaları, Sporları ve Kurtarma Derneği“nin (DASK) her yıl düzenlediği “Anadolu Dağ Maratonu” (ADAM), UTMB için gerekli puanları vermektedir. DASK-ADAM, Dünya Dağ Maratonları listesinde yer alan bir yarışmadır ve tüm bu etkinliklerle aynı standartlarda yapılmaktadır. ADAM’dan söz etmeye, UTMB üzerinden gelmemin nedeni, genelde ülkemizdeki sporcuların önce UTMB’ye katılmayı amaçlayıp, ardından puan arayışına girdiklerinde ADAM’a ulaşmaları. Ülkemizde son yıllara dek bu alanda tek etkinlik olan DASK-ADAM’a bu yıl ben de bir arkadaşımla birlikte katılacağım. Gelin kısaca DASK’ı ve ADAM’ı tanıyalım.
Yazının devamı…

Bozcaada Yarı Maratonu ve 10K Koşusu Koşuldu

Bozcaada Yarı Maratonu ve 10K Koşusu Koşuldu

Geçtiğimiz hafta sonu, 14 Mayıs 2011, cumartesi günü bir önceki yazıda sözünü ettiğim Bozcaada Yarı Maratonu ve 10K Yarışı koşuldu. Biz amatör koşucular sıklıkla Türkiye’de çok az sayıda yol koşusu düzenlendiğinden şikâyet ederiz. Sadece iki tane maratona ev sahipliği yapan ülkemizde yarı maratonların sayısı da iki elin parmaklarını geçmez. Etkinlik bu kadar az olunca kaliteye ve detaylara aldırmaksızın müsabakalara koşarak gider, koşucu camiası ile bir araya gelmenin ve ölçülmüş bir parkurda bizim gibilerle mücadelenin keyfini çıkarırız. Son birkaç yıldır yol koşularının sayısının artmasında bir ekibin, özellikle de bir kişinin, büyük emeği var. Bahsettiğim ekip, tümü gönüllülerden oluşan Yarış Takvimi ekibi ve bahsettiğim kişi de Zeynel Alhan. Bu ekip cumartesi günü oldukça güzel bir organizasyonu daha gerçekleştirdi. Ben de oradaydım ve tüm organizasyonu izleme fırsatım oldu.
Yazının devamı…