Reklamlar

DASK Anadolu Dağ Maratonu 2011 Yarış Hikayesi

Dask-Adam 2011 yarış başlangıcı

Uzun yarış başlıyor

Son yazımda sözünü ettiğim ve katılacağımızı duyurduğum DASK-ADAM yarışı geçtiğimiz hafta sonu düzenlendi. Yarışa maraton/ultramaratonlar koşarak dayanıklılığını, sabrını kanıtlamış ve daha önce yine bu blogda Berlin Maratonu yarış raporunu okuduğunuz, arkadaşım Ilgaz ile katıldık. Yarışma sırasında ve sonrasında öğrendiğimiz kadarıyla bu sene, orta ve uzun parkurlar açısından en zor seneymiş. Tüm zorluklara rağmen, Ilgaz’la birlikte bu seneki orta parkuru tamamladık. Yarış öncesini, yarış sürecini ve sonucunu anlatan bir yazı hazırlamaya girişmiştim ki takım arkadaşım benden önce davranıp tüm hikayeyi çok güzel bir biçimde kaleme almış. Ondan daha iyisini ortaya koyamayacağımı bildiğimden izniyle burada paylaşıyorum.

Yazı için Ilgaz’a, fotoğraflar için sevgili eşim Başak‘a çok teşekkür ediyorum.

Aramızda hep DASK diye bahsediyoruz ama olayın esas adı ADAM, Anadolu Dağ Aşma Maratonu yani. Katıldıktan sonra “Dağ Aşma” ile ne kastettiklerini anlamış oldum. Niye “Maraton” benzetmesinin de kullanıldığını… Hakikaten dağları aştık tam sözlük anlamı ile.

Takım arkadaşım yaklaşık bir seneden beri tanıdığım sevgili Mert Derman. Kaç kere görüştünüz derseniz sanırım bu altıncı görüşmemizdi. Hayatında topu topu altı kere gördüğün bir adamla dağ tepelerinde… Enteresan değil mi? Voleybol yıllarından sevip saydığım bir antrenör abimizin bir lafını hatırlarım; “erkek adam üç yerde belli olur” derdi; “Yolculukta, rakı sofrasında ve maçta” Maç kısmı ile yolculuk aslında bizim aktiviteye tam uyuyor, iki gün boyunca spor karşılaşması mantığında yollarda idik. Velhasıl Mert bu konuda doğru bir seçim olduğunu fazlasıyla gösterdi. “Bu kadar az gördüğün adamla ne cesaret peki?” sorusunun cevabı ise sosyal medya ve dijital ortamda saklı, DailyMile sayfası ve telefon sayesinde neredeyse her gün irtibat içinde olduğum ve her anını takip ettiğim bir adam kendisi… Adı gibi adam. Sağlam koşucu. 3:30’luk Maraton Man. Koşan makine.

Mert eşi Başak ve arkadaşı Berçem ile geldi Ankara’dan. Plana göre ben Cuma saat üç civarı yola çıkacak, önden gidip hazırlıkları yapacaktım, diğerleri geldiğinde her şey hazır olacaktı. Ben kızların kalması için baba yadigarı 20 senelik Vaude marka Space 1 modeli çadırı götürüyordum. 20 senelik deyip geçmeyelim, zira outdoor ve macera yarışı dünyasının duayenlerinden sevgili Caner ve Alptekin çadırı görünce saygılarını sunmadan edemediler. Zamanının iyi çadırlarından, nostalji ve teknoloji iç içe… Bunun yanı sıra gene babamın kampçılık yıllarından kalan ocak, hafif çaydanlık, katlanır koltuk gibi bilumum ıvır zıvırı da yükledim bagaja. Biz Mert’le hafif ve küçük çadırda kalacağız, Cumartesi sabah çadırı toplayıp yola çıkacağız, kızlar Cuma ve Cumartesi rahat etsinler istedik. Etmişler de nitekim.

Sakin kafa gittik kayıt işlerini tamamladık, sağda solda gördüğümüz tanıdıklarla ayak üstü sohbet ettik, ben biraz hazır makarna ile akşam yemeğimi yedim. Çıkış saatimizi öğrenip çadırımıza girdik. Çadırımız dışarıdan bakınca küçük gözükse de içerden rahat ve ferah. Önce ulan biz iki kişi bu çadıra anca çekecekle girip şarap açacağı ile çıkarız diyordum ama sonra hiç de öyle olmadığını anladım. İlk gece güzel geçti, bir ara Mert beni dürtüp uyandırdı, kibarca “Ilgaz istersen sırt üstü yatma, rahat nefes alamıyorsun” dedi, Türkçesi şu oluyor; ”kardeşim hayvan gibi horluyorsun, yan yat da uyuyalım…”

Derken saatimiz çaldı, ilk sabaha gözlerimizi açtık. Yarış kıyafetlerimizi giydik, çadırı toplayıp çantalarımızı kapattık, numaralarımız taktık, kahvaltımızı edip start çadırına gittik. Koordinat ve haritalarımızı aldık, en yakın düzlüğe serilip hedefleri işaretlemeye başladık.

Dask-Adam 2011 Harita

Harita üzerinde gideceğimiz noktaları işaretliyoruz

Bu noktada takımımızın harita ve oryantiring geçmişimizden bahsetmek lazım. Mert sanırım haritayı ilk o gün gördü. Pusulayı da ben yola çıkmadan bir gün önce satın almıştım. Bir kere de Belgrad Ormanları’nda oryantiring eğitimine katılmışlığım vardı. Yani Mert’e göre daha eğitimliydim. Bir gün kadar. İşte böyle iki amatör, elimizde pusula, harita ve kalemler başladık maceramıza. Bu koordinat işaretleme öyle bir halt ki, 5 milimetre yana kaydırsan, ara dur akşama kadar hedefi. Neyse bu konuda hatamız olmadığını gördük sonraki günler.

İlk hedefe doğru yola koyulduk. Biraz yoldan gidip ufak iki tepe aştık ve hedefi gördük uzaktan. İlk hedeflerde iş kolay, arazi açık, uzaktan diğer takımları görebiliyorsun, kabaca da olsa yönünü kontrol edebiliyorsun. Hakemlere kontrol formunu damgalatıp, imzalarımızı atıp ikinci hedefe yöneldik. Rota git gide sertleşmeye başladı. Tepeler inip çıkmaya başladık. Zemin de değişkenlik göstermeye başladı. Zaten tüm yarış boyunca o kadar farklı zeminlerde ilerledik ki… Hep aramızda konuştuğumuz konu bu zemin ve rotada koşulabilir mi idi. Koşu konusu açılmışken biraz da hayallerimizi anlatmak lazım.

Mert ilk katılım kararımızı konuşurken şöyle sormuştu “Uzuna girip nam mı yapalım yoksa ortaya girip kürsüye mi oynayalım?” ben de diyordum ki “Abi olmuşken uzun olsun, hatta uzuna girip kürsüye oynayalım” Sonra allahtan Mert bir 3700 tırmanışı yapıp dağda kamp olayını gördü, ben de Zirve-O antrenmanı ile yaklaşık 33km yol katederek bir oryentiring yaptım da ayaklarımız yere bastı, gerçek hayata döndük. Geçen seneden katılım tecrübesi olan arkadaşlarımızın da sözünü dinleyerek ortaya kayıt yaptırdık. Ama hazırlığımız hakikaten bu yukarıdakilerden ibaret. Lise yıllarımı hatırladım hep, sınava bir gün kala çalışmaya çalışmalar ve vazgeçip kopya hazırlamalar.

Orta parkura karar verdikten sonra iş içerik hayalleri kurmaya geldi. Bu sefer aramızda şöyle konuşmalar geçmeye başladı;” aabi ne kadar koşacağız?” Dedik ki, “Ulan biz koşucuyuz, oraya da koşmaya gidiyoruz. Dere tepe tırmanmak yerine olduğunca düz yolları seçelim, orta tempo koşalım” Hatta bu koşu saplantımızdan ötürü kendimize “ayak takımı” adını uygun gördük. Ama daha ne dağ görmüşüz ne de sırtımıza çanta takmışız koşarken… Çanta demişken, çantalarımızı bile bir hafta kala aldık.

Dask-Adam 2011

Çantalarımız olması gerekenden büyük ve ağır

Çanta içeriğine gelince… Mail ortamlarında epey bir konu oldu malzeme ve yiyecek listesi. Bir grup olabildiğince hafif çanta ve az malzeme taraftarı, başka bir grup ise biraz ağır olsun ama konforumuz eksik olmasın düşüncesinde. Kim ne yiyecek ne içecek, kimin çadırı kaç gram epey bir yazışıldı. Biz fazla yatırım yapmamaya çalışarak, iki anlayışın da ortasında kalmaya çalışarak yaklaşık 10’ar kiloluk çantalar hazırladık kendimize. Çok konuşulduğu için paylaşmakta fayda görüyorum, iki günlük yemek listem şöyleydi; ilk gün kahvaltıda yulaf ve meyveli yoğurt, yolda kaşarlı domatesli sandviç, 1 Pekmen, 1 Tadımca, 500ml izotonik, yaklaşık 3 litre su, akşama hazır makarna, hazır çorba, kahve ve topkek. Ertesi gün kahvaltıda sandviç, kahve, sıcak çikolata, yolda gene 3 litre su, 500ml izotonik, 1 Tadımca, 1 Pekmen, 1 sandviç. Bir de son gün uzaktan kamp gözükünce iki avuç keyif fındık fıstığı. İzotonikleri tablet olarak yurtdışından getirtmiştim yarış öncesi, çok faydasını gördük, az yer tuttu ve bizi iki günde de en stratejik noktada hayata döndürdü. Mert de benzer yakıtlar kullandı, sıvı tüketimimiz de aynıydı.

İşte böylece kendimize göre hafif zannettiğimiz çantalarımız ile başlamış olduk. Ama anladık ki sırtta 10 kg ile o yollarda koşmak bizi aşacak. Dedik o zaman yürüyerek yapalım bu işi. Zaten rota git gide sarplaşıyor, olmadık zeminlerde ilerliyoruz, epey dik yerlere tırmanıp inmeye başladık. Koşu ve sırt çantası ağırlığı demişken bazı ekiplerden saygı ile bahsetmek lazım. Biz hamal gibi yüklenmiş, elde batonlarla aman diye zar zor inip çıkarken bazı arkadaşlar yanımızdan el kadar çantalar ile teke gibi seke seke gelip gittiler, hayran hayran baka kaldık arkalarından.

İlk gün hiç hata yapmadan tüm hedeflere ulaştık. Diğer yarışmacılara da rastladık yolda. Hatta Mert yol bilgisayarı moduna geçip, nereye ne kadarda gittik, hangi sırt numaralı grup nerde, biz kaçıncıyız, böyle gidersek noolur falan gibi benim hayatta kafamın basmayacağı konulara daldı. Tek tek hedefleri tarif etmek oraları görmeyen için çok bir şey ifade etmeyecektir ama bir dört numaralı hedef vardı ki dillere destan. Dimdik bir vadinin dibine koymuşlar, inenler “hadi canım burada da olamaz artık” diye iniyor, çıkanlar da “ulan hadi inmesine indik de bir de geri mi çıkacağız bu vadiyi” diye küfrederek çıkıyor. Bir de öyle bir vadi ki, yerler çimen, aradan gizli derecikler akıyor, su sesini duyuyorsun ama su gözükmüyor, üzerini ot bürümüş küçük kanallar… Adımını attığın yeri göremiyorsun, anca batonla yoklayıp basacaksın, yoksa ayağının su kanalına girmesi an meselesi. Bu da ayağının ıslanması daha da kötü ihtimal bilek burkma veya ayak kırma demek. Risklerden risk beğen. Bu şekilde aman aman diyerekten dibe ulaşıp hedefe vardık. Bir sandviç molası ile geri çıkmaya koyulduk. O sırada yukardan inen Alptekin Ayşin çifti ile karşılaştık. Son derece istikrarlı ve bilinçli ilerliyorlardı, gülüştük selamlaştık yolumuza devam ettik. İnme ve çıkmamız neredeyse bir buçuk saati buldu o hedefe, “ne işimiz var bizim burada yaa?” sorgulamasına ilk başladığımız yer aha orasıdır işte…

Dask-Adam 2011

Yer tespitibazen detay çalışma gerektiriyor

Derken sondan bir önceki hedefe vardık, hatta o kadar güzel ve rahat bir yoldan gittik ki keyfimiz yerine geldi. Herhalde sonuncuyuzdur derken hedef hakemlerinden daha çok az orta mesafe takımının oraya vardığını duyduk, hemen havalara girdik. Türkülerle yolumuza devam edip son hedefe yöneldik. Oradan ara kampa dönmek için kara kara karşı dağı aşmamız gerektiğini düşünürken Caner ve Emre çıkageldi. Hah dedik bu adamlara takılalım, güzel ilerliyorlar, bizi de çekerler. Biraz sohbet ederek düz yollardan ilerledik ve Köroğlu’nun zirvesine doğru tırmanmak üzere karşı vadiye geçtik. Vadiler çok dik olunca düm düz değil de çapraz tırmanmak gerekiyor, bu da bilekleri feci yoran bir iş. Yan yan basarak uzun mesafeler katetmek gerekiyor. Bir de rüzgar başladı oralarda ki sormayın. Durup rüzgarlık giydik, kafamızı örttük. Oflaya puflaya tepeye ulaşıp son derece etkileyici bir yaylada ilerlemeye başladık. Solda Köroğlu zirvesi birkaç yüz metre tepemizde, sağda göz alabildiğine yeşil çayırlar ve kafamıza değecek gibi geçen bulutlar. Benim için iki günün en etkileyici noktası idi orası. Derken arka vadiye varıp inişe geçtik. Gene taşlık bir arazi, gene ayak burkma riskleri derken ara kampa vardık. Beklediğimizden çok az adam gördük, öğrendik ki yarışı bırakanlar çok olmuş. Hatta ara kampta seslenip “ara kampa araba ile gelmek isteyen var mı?” diye sorduklarında da gidenler oldu.

Ben ara kampa geldiğimizde ertesi günden çok umutlu değildim. Çok yorulmuş ve yılmıştım. Sağ dizimiz arkasında daha önce hiç ağrımamış bir nokta feci sıkıntı yaratmaya başlamıştı. Mert’e dedim ki yarın sabah ne durumda olurum bilemem. Devam edemeyebilirim. Mert de benzer durumlardaydı ama dedik ki sabah ola hayrola. Hızlıca akşam yemeklerimizi yedik, Alptekin ve Ayşin’in yanına gidip biraz geyik yaptık. Dağcı ve oryentiring’çi ağabeylerle tanışıp, gülüşüp geç olmadan çadırımıza döndük.

Çadır için düz bir zemin bulamadık hafif eğime kurduk. Akşam tulumlara girip uzanınca fark ettik ki uyku tulumlarının kaygan kumaşı matların üzerinde feci kayıyor. Eğim az da olsa yavaş yavaş aşağı doğru kayıyorsun. Hadi uykudan uyan, kalk kendini yukarı çek. Akşam bir de feci rüzgar patladı, sanırsın çadıra aslan saldırmış, deli gibi silkeliyor. Korkunç bir rüzgar ve silkelenen çadır sesi. Ben gece 1:20 gibi uyandım, sabah 4:20 ‘ye kadar da uyuyamadım. Zaten 5:00’te kalktık. Ben geberik bir halde uyanacağımı ve devam edemeyeceğimi düşünürken bir de baktım ki bomba gibiyim? Zaten bu yarışta görüp de en çok sevindiğim şey muhtemelen daha önceden ultra koşmak için yaptığım antrenmanlarının kazandırdığı toparlanma (gavurcası recovery) gücü. Hem yarışın ikinci sabahı, hem de yarış dönüşü haftanın ilk günü zımba gibi kalktım. Bir gece önce ayakta zor durur ve oturup kalkamaz halde iken. Böylece bir gece önce yarına muhtemelen devam edemeyiz her yanımız ağrır diyerek girdiğimiz çadırımızdan son derece motive bir şekilde çıktık. Hızlıca toparlanıp kahvaltımızı edip yola koyulduk. İlk hedef kolay, yokuş aşağı, yol üzerinde. Güle oynaya indik, yolumuza saptık, bizi tepeyi aşarak hedefe tepeden indirecek olan patikaya doğru kıvrıldık. Ama biraz sonra bir de baktık ki patika haritadaki gibi değil? Aaa dedik harita yanlış. Biraz daha ierleyip tepeye tırmandık ve arka tarafta haritada olamayan! bir tepe daha gördük. Dedik ki aaa harita hakikaten yanlış. Hadi tepeye tırmanalım da öteki patikayı bulalım, bir de tırmandık ki tepenin arkası uçurum. Dedik ki artık bu kadar da olamaz, biz bir yerde bir halt ettik. Hala kaybolduğumuzu kabul etmiyoruz ama. Yok harita yanlış, yok bu yol aslında burası ama eksik çizmişler derken fark ettik ki gereksiz yere acayip kayalara tırmanmışız, yapacak bir şey yok, zaman kaybediyoruz. Oflaya puflaya kayalardan inmeyi becerip arka tarafa geçtik. Hala birinci hedefin yolundayız. Mert çok vakit kaybettik diye sızlanmaya başladı, o genele bakıp dertleniyor yetişemeyeceğiz diye, ben önüme bakıp somurtuyorum nerdeyiz ulan bi diye. Dakka bir gol bir. İkinci günün boktan tarafı paso ormanlık arazidesin, etrafa bakıp vadilerden tepelerden yön bulmak çok zor, 6m yüksekliğinde ağaçlar içindesin, her yer aynı. En faza görebildiğin kilometrelerce uzaktaki zirveler. Onlardan da bir sürü var, hangisi hangi zirve belli değil. Yani anlayan anlar tabi de bizim için hepsi orda bir dağ var uzakta durumu… Homur homur bir patikayı bulduk sonunda hadi dedik bburdan aşağı iniyoruz, az kaldı hedefe. İnerken bir yol ayrımına gelmemiz gerekiyordu ama gelmedik? Aaa dedik o zaman burası oarsı değil, tamam o zaman şurası. Hadi oraya gittik ve devam ederken gördük ki yol sola değil sağa sapıyor. Aaaa dedik o zaman burası da orası değil, herhalde şurası. İşte orası zannettiğimiz ama orası olmayan yerlerden geçe geçe son derece alakasız bir yere vardık. Sonunda kaybolduğumuzu kabul ettik. Epey de zaman geçti. Ben diyorum ki Mert’e nasıl geri döneceğiz? O diyor ki bildiğimiz bir yere devam edip yolu bulacağız. Ulan bildik yer yok ki? Yer gök ağaç? Neyse bir dere yatağı bulup aşağı yürüdük, dedik ki haritada çok aşağıda bir araba yolu var, bir şekilde yokuş aşağı oraya ulaşsak oradan da kampa döneriz. En kötü birilerini görürüz. Derken yola varıp yürümeye başladık ve biraz sonra iki dere yatağının birleşimine geldik. Buna benzer iki nokta var haritada o civarlarda. Ama ikisi de hedefe uzak. Hadi dedik yürüyelim. Ve birazdan fark ettik ki yerimizi doğru bulmuşuz. İyi haber yerimizi biliyoruz, kötü haber çok alakasız bir yere düşmüşüz. Söylene söylene hedefe doğru ilerledik. Tam doğru yoldayız derken haritada dümdüz gördüğümüz yol feci kıvrımlarla devam etmeye başladı. Hastir dedik gene kaybolduk. Ama yolun iki kenarında ağaçlara bağlamış kırmızı beyaz uyarı bantları görmeye başladık. Hayırdır inşallah diyerek epey ilerledik ve bunların hedef için değil de kesilecek ağaçlar için bağlanmış olduğunu düşünmeye başlamışken Mert ilerde kırmızı bir bayrak gördü! Gene bir psikolojik röveşata ile motive olup hedefe vardık. İki dakika önce kaybolup pes eden ekibimiz bir anda ikinci hedef aşkı ile yanıp tutuşmaya başladı. Ama saat hiç iyi haberler vermiyor… İlk hedefi bulacağız diye 3 saatten fazla vakit harcamışız. Bir de muallakta konu var ki diskalifiye süresi. Şartnamede bir madde var, her takım belli bir saatte geri dönmezse diskalifiye olacak. Kıl bir durum. Daha gidecek çok yol var ama ne kadar sürecek bilemiyorsun. Eh o kadar yolu gidip de son anda yetişememek de koyar adama, madem yetişemeyecektik niye o kadar yorduk kendimizi dersin kendine. Son derece karışık bir durum. Ben ikinci günde üçüncü hedefe varınca işte bu sebeple epey bir bocaladım devam etme konusunda. “Hadi bırakalım” diye kestirip atamadım ama devam etmekle bırakmak arasında epey bir gidip geldim bu zaman kısıtlaması sebebiyle. Sağolsun Mert beni bu karamsar durumlarımda çok güzel idare etti. Lapacıyımdır, kendimi bilirim, yorulunca pes etmek için çok güzel bahaneler bulurum. Daha gücüm vardır ama yokmuş gibi yaparım kendi kendime. İşte bu şekilde üçüncü noktada kendimle epey bir savaş verdikten sonra “hadi bari bir de dörde gidelim, nasılsa yakın, orada karar veririz” dedim. Zaten kafamı kurcalayan mesele yapıp yapamamam değil , daha ziyade o zaman sınırı içinde yapıp yapamayacağım. Mert’le tek uyuşmadığımız nokta zaten bence zaman ve hız konuları oldu. Mert hızlı bir herif. Hızlı yemek yiyen, çantasını hızlı toplayan, çadırı hızlı kuran ve hızlı koşan bir adam. Ben ise ağır kanlıyımdır, her şeyim yavaştır. Koşum da hızlı değildir. Zaten maraton koşmaktan vazgeçme sebebimin de altında bu yatıyor. 42km nin süresini kısaltmaya uğraşmak yerine koşacağım mesafeyi uzatmaya çalışmak daha sıcak geldiği için ultra koşma yolunu seçtim. Daha rahat benim için, tembel işi. Bu iki günde yemek yerken, çanta toplarken Mert’in hadi hadileri olmasa kafadan 2 saat fazlamız olurdu herhalde. Sonuçta geri dönüp bakınca hep şunu fark ettim, Mert iki günde de ilk yarıda hızlı bir şekilde önden gitti, tepeleri falan 50 metre önümden çıktı, ben tın tın ilerledim. Ama son yarılarda benim hızıma düştü Allahtan da beraber ilerledik tın tın. Mesela tepe çıkarken heyecanla önden gidip arada molalar veriyordu, o sırada ben yanından aynı yavaşlık geçip devam ediyordum. Sanırım Mert uçarak giden ve pitstop ‘a sık giren bir F1 arabası, ben ise günlerce durmadan giden yokuşlarda dızzzt bızzt eden eski model TIR’lardanım.

İşte bu soru işaretleri ile üçüncü hedeften dörde yönelmişken kader ortaklarımız olan Ali ve Münevver çifti ile karşılaştık. Orta parkurun kadın-erkek karışık takımlarından. Yolun geri kalanını birlikte devam ettik. Dördüncü hedefe gelince dediler ki beş iptal, doğrudan altıya gideceksiniz. Hem bu haber, hem de yeni yol arkadaşlarımızın gazı ile motive olarak yola devam ettik. İki gün boyunca benim psikolojik grafiğim hep aynı oldu, ilk çeyrek gayet motive, ikinici çeyrek yorgun ve bitkin, üçüncü çeyrek psikolojik açıdan çökmüş ve pes etmeye meyilli, son çeyrek ise ne akla hizmetse gene motive ve son derece dinç. Koşuda da hep böyle olur ama, ilk saatim rahat geçer, sonra yorulup yan çizerim ama 3 saat civarını geçince de 4 saat hatta 5 saat koştuğum olur. Bu yarışta da aynısı oldu sanırım, iki günde de bittiğinde keyfim yerinde idi, daha yol olsa giderim diyordum kendime.

İşte böyle ine çıka iki günü tamamlamış olduk. Son vadiyi de tırmanıp kampı görünce başladık koşmaya, hadi dedik finişe koşarak girelim. Ben bekliyorum ki adımızı falan anons edecekler, millet alkışlayacak, fotoğraf çekilecek. Ama bir geldik ki herkesler gitmiş, çadırlar toplanmış, çöpler atılıyor. Bir tek Başak ve Berçem karşıladı bizi, bir de komiteden birkaç kişi alkışladı. Neyse zamanlarımızı kaydettiler, tebrik ettiler, bize birer tabak pilav ve sertifika verdiler. Ben İstanbul’ dönecek araç arama telaşına düştüm, Allahtan Alptekin’leri budum, ufak bir bagaj ayarlaması ve arka koltuk sıkıştırması ile son dakikada dönüşü ayarlamış oldum. Araba da kaldı belediye garajında. Neyse o işi dönünce İstanbul’dan telefonla hallettim, bir şekilde aracı İstanbul’a getirtmeyi becerdim.

Şimdi gelelim değerlendirme kısmına…
Oryantiring başlı başına bir spor. Koşuyla falan alakası da yok. Tabi koşucu olmak kondisyon açısından avantaj sağlıyordur ama Mert ve benim gibi kendi çapında bir yerlere gelmiş koşucular bu kadar zorlanıyorsa bu işte bir iş vardır. Harita ve yön konularına hakim olmak şart. Haritayı üç boyutlu algılayıp araziye bakınca kağıtta gördüklerini görebilmek önemli. Acele etmemek, kontrollü gitmek gerek. Sırf harita okumak da yetmiyor, kendini bilmek ve kendine göre en doğru yolu seçmek de lazım. Hangi durumda hangi tepeyi çıkabilirsin, nerelerden nasıl inersin bilmeden kendini yollara atarsan bu iş olmuyor. Bunlar da hep tecrübe işi.

Parkur için herkes çok söylendi. Biz dahil. Ama durup düşününce çok da doğru gelmiyor parkura ve komiteye saldırmak. Evet zordu ama zaten hiçbir yerde kolay yazmıyordu ki. Geçen senelere göre zormuş, orasını bilemiyoruz ama adında “Dağ Aşma” ve “Maraton” lafları geçen bir “Yarışma” daha hafif olabilir mi ki? Tecrübe ile üstesinden gelineceğini düşünüyorum, sonuçta maraton koşan kaç kişi ilk iki üç maratonunu iyi hatırlar? Evet biz de zorlandık, çok küfrettik ama şimdi durup düşününce diyorum ki memlekette bu tip bir yarış düzenlenmiş, buna şükretmek yerine eleştirip duruyoruz. Ben kendi adıma komite ve parkuru suçlayamıyorum. Zorlandıysam kendime bakmalıyım. Daha çok fırın ekmek var yemem gereken. Hatta bir daha bunu denemeli miyim bilmiyorum? Apayrı bir disiplin bu. Nasıl triatlona bulaşmıyorsam bu konuya da aynı şekilde yaklaşmalıyım belki de. Önce bir koşucu olmalıyım diyorum hep kendime. Daha koşacak çok mesafeler var, önce bir koşu işini halledeyim, sonra bakarız diğer disiplinlere.

Takım işi zor iş. Önce iyi ortak seçeceksin. Sonra iyi ortak olacaksın. Ben ilkinde çok başarılı idim, inşallah ikincisinde de öyle olmuşumdur. Uzun koşalım kürsü yapalım diye hayaller aleminde başlayan maceramız benim için en sonunda şöyle üç amaca yönelmişti; güzel hatırlanacak bir iş yapmak, UTMB için puan toplamak, muhabbet etmek. O anda güzel şeyler hissetmesem de zaman içinde iki günün daha çok güzel taraflarını hatırladığımı fark ediyorum, hedef bir tamam. Eh bittiğine göre UTMB puan işi de tamam… Zor anlarda benim domuzluğum tutsa da genelde epey muhabbet etmişizdir. Bu durumda üç hedefimize de varmış ve formumuzu damgalatmış gözüküyoruz. O zaman aferin bize…

Update: Dask Adam 2011 sonuçları açıklandı. Orta parkur’da “erkekler” kategorisinde 25 takım başlamış. Bu 25 takımdan sadece 5 tanesi yarışmayı tamamlamış. Biz 5. yani bitirenler arasında sonuncu olmuşuz. Ancak, ilk katılışımız olduğunu ve bu bitirme oranını göz önüne alınca oldukça başarılı bir sonuç olduğunu düşünüyorum. Detaylı yarış sonucumuz ise şöyle:

takım no 222
birinci gün çıkış 06:03:00
subaşı 07:10:00
kestanelik deresi 08:50:00
kurulukaya 10:07:00
otluboğaz 12:30:00
sorudak 15:37:00
tek ağaç 16:55:00
birinci gün varış 18:48:20
birinci gün süre 12:45:20
ikinci gün çıkış 06:13:00
sivritepeler 09:53:00
saratuk 10:55:10
kurtdümen 13:23:00
göynüktepe 14:44:17
kireççayırı 16:37:00
ikinci gün varış 18:16:00
ikinci gün süre 12:03:00
yarışma toplam süre 24:46:43

Reklamlar
Yorum bırakın

4 Yorum

  1. Ağrı Dağı Tırmanışı « Ritim
  2. 2011 özeti ve 2012′ye bakış « Ritim
  3. Bölüm 26 – DASK ADAM « Koşturmaca
  4. Runfire Kapadokya « Ritim

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Reklamlar
%d blogcu bunu beğendi: