Kategori: Yöntem

Hamlama ve Laktik Asit İlişkisi

Hamlama ve Laktik Asit İlişkisi

6 Ekim’de yaptığım sunumda son slaytımı sıkça yapılan hatalara ayırmıştım. İnsanlar arasında bir yanlış yayıldığında onu geri çevirip doğrusunu yaymak bazen çok zor olabiliyor. Ben de bu nedenle çevremde sıkça duyduğum üç yanlışı konuşmama taşıdım. Bu yazıda bunlardan ilkine odaklanacağım. Düzenli spor yapsın veya yapmasın insanların neredeyse tümü aşağıdaki yanlış cümleyi (veya başka bir formunu) hayatlarının bir anında kullanmışlardır:

Dün çok yorulmuşum, kaslarımda biriken laktik asitten dolayı çok fena hamladım, her yerim ağrıyor.

Bunu ayda yılda bir halı saha maçı yapan arkadışınızdan da duyabilirsiniz, profesyonel atletlerden veya koçlardan da. Spor müsabakaları izlersiniz, televizyondaki spiker de benzer şeyler söyler. O kadar çok yerde duyarsınız ki artık doğru kabul edersiniz. Bu cümlenin arka planındaki bilgi şudur: Kaslarda aşırı yüklenmeden dolayı laktik asit birikti, bu yan ürün madde kaslarda kaldı ve hamlığa neden oldu. Oysa bu tamamen yanlıştır. Gelin çok detaya girmeden bu cümlede ve bu bilgide adı geçen şeylere değinelim.
Yazının devamı…

Koşarken Öğrendiklerim Söyleşisi Gerçekleşti

Koşarken Öğrendiklerim Söyleşisi Gerçekleşti

Koşarken ÖğrendiklerimDaha önce sözünü ettiğim söyleyişiyi, 6 Ekim 2012 Cumartesi günü saat 14:00’de Mülkiyeliler Birliği Seminer Salonu’nda gerçekleştirdik. Aslında salon böyle bir sunum için çok uygun olmasa da bence başarılı geçti. Şehrin en kalabalık sokaklarının köşesinde, tam da bir gösterinin yapıldığı yerde, çok aydınlık ve geniş bir mekândı salon. Gider gitmez sunum için hazırlık yapmaya başladım. Masa ve sandalyeleri düzeltme, perdeyi hazırlama, sunum cihazını çalıştırma gibi işlerin zaman alacağını bildiğimden biraz erken gitmiştim. Hazırlıkları tamamlayıp saat 14:00’dü beklemeye başladık. İzlemeye geleceklerin sayısı konusunda bir beklentim yoktu, 10-15 kişi gelse çok iyi diye düşünmüştüm. Söyleşi saati geldiğinde salonda 20 kişi civarında dinleyici olmuştu.
Yazının devamı…

Koşarken Öğrendiklerim

Koşarken Öğrendiklerim

Adım Adım Ankara logoAdımAdımAnkara ekibi zaman zaman, koşan insanlar için söyleşiler veya seminerler düzenliyor. Bir tanesinde de benim konuşmamı rica ettiler. “Koşarken Öğrendiklerim” başlıklı küçük bir söyleşi planlandı. Meraklı, okuyan ve yazan bir koşucu olarak koşuya başlarken deneyimlediklerimi ve dört yıldan uzun süredir öğrendiklerimi paylaşacağım. Söyleşinin zamanı ve yeri birkaç hafta öncesinden 29 Eylül cumartesi saat 14:00 ODTÜ Mezunlar Derneği Vişnelik olarak belirlenmişti. Hatta AdımAdımAnkara’daki arkadaşlar Eymir Yarımaratonu sırasında küçük kağıtlara yazarak koşuculara bu haberi dağıtmışlar. Yarışta bu duyuru kağıtlarının dağıtıldığını ben de sonradan bir arkadaşımdan öğrendim. Ancak sanırım sonradan yer ve zaman ile ilgili bir sorun çıkmış ve 6 Ekim Cumartesi saat 14:00 Mülkiyeliler Birliği Seminer Salonu olarak değişiklik yapılmış. Bu değişiklik AdımAdımAnkara web sayfasından de duyurulmuş. Ama maalesef herkese ulaşılamamış ve ilk duyuruda belirtilen gün o saatlerde Vişinelik’e gidenler olmuş. Böyle bir karışıklığın olması beni de üzdü. Durum kontrolüm dışında gelişmiş de olsa herkesten özür dilerim.
Koşu konusunda uzman biri değilim. Antrenörlük veya koçluk da yapmıyorum. Sadece koşmak konusunda sürekli okumaya, araştırmaya çalışan, bunları kayıt altında tutmak ve paylaşmak için yazan, konuşan bir koşucu olarak aklımdakileri benim gibi insanlarla paylaşmak olarak görüyorum bu söyleşiyi. Siz de, sizin gibi koşan birinin fikirlerini dinlemek isterseniz beklerim.
Yeni tarihinde ve yerinde halen bu söyleşiye katılmak isteyenler için detaylar aşağıda. Yine de AdımAdımAnkara web sayfasından takip etmekte yarar var:
“Koşarken Öğrendiklerim”
Tarih ve Saat: 6 Ekim 2012 Cumartesi, 14:00
Yer: Mülkiyeliler Birliği Seminer Salonu – Konur Sokak 1-1 Kızılay-Ankara

Nasıl daha uzun mesafeler yüzmeye başladım?

Nasıl daha uzun mesafeler yüzmeye başladım?

YüzücüYaklaşık 4 yıldır koşuyorum. Başlarda 3-4 km kadar koşabiliyorken son zamanlarda yarı, tam hatta ultra maraton koşabilir hale geldim. Bir buçuk saatte yarı maraton, üç saat yirmi dakikada maraton koşabiliyorum. Ama havuza girip yüzmeye başladığımda karşı tarafa kadar bile yüzemiyordum. Bu durumda olan yalnızca benim sanıyordum. Sonra, koşu veya bisiklet gibi sporlarla uğraşıp, belirli bir fitness seviyesine gelmiş ancak 50m bile yüzemeyen çok fazla insanla tanıştım. Hepsi aynı şeyi söylüyordu: “o kadar km/saat koşabiliyorum/pedal çevirebiliyorum ama havuzda karşıdan karşıya bile yüzerken nefes nefese kalıyorum”. Tabii bu cümlenin üzerine sohbet kalıplaşmış bazı söylemlerle devam eder: “yüzmede teknik çok önemliymiş”, “koşuda da form önemli ama yüzmede form çok daha fazla etkilermiş”, “ders almak lazım mirim”, “tekniği geliştirmeden bu işler olmaz” vb. Bu şekilde sürüp giderdi. Ben bu gidişe kendim için dur demeyi bir şekilde başardım. Gelin hem hikâyemi anlatayım hem de öğrendiklerimi paylaşayım.

Bilgi: Aşağıda anlatılanlar sadece benim yüzmeye başlama hikâyemdir. “Uygulananlar doğru yöntemlerdir” veya “bunları uygulayan herkes başarılı olur” gibi bir çıkarım kesinlikle yoktur. Belki de yanlış bir yol seçip normalde ulaşabileceğimden daha kötü bir noktaya ulaştım. Yüzme konusunda ileri sürdüğüm fikirler bir aceminin ilk çıkarımlardan öte değildir. Tamamen bir deneyimin özeti olarak algılamanızı rica ederim.

Dayanıklılık sporlarından biriyle uğraşıyorsanız diğerlerine eğilim göstermeye başlamanız kaçınılmaz oluyor. Bence bunun birbiriyle alakalı ve birbirinden beslenen iki nedeni var. İlki, çapraz antrenman (cross training) dediğimiz şey. Sürekli aynı kaslara, kas gruplarına yüklenip sakatlanmamak ama aynı zamanda da kardiyovasküler kapasitemizi artırmaya devam etmek için yaptığımız ana dalımızın dışındaki sporlar. Koşuyorsanız, çapraz antrenmanlarınız yüzme ve/veya bisiklet olabiliyor. İkinci neden de performansının sınırlarının farkına varan sporcunun kendini çoklu sporlarda deneme arzusu. Zaten koşuyorsanız ister istemez, çevrenizde yüzen, bisiklete binen daha da fenası üçünü birden yapan triatletler oluyor. Onların yapabildiklerini de yapıp yapamayacağınızı merak ediyorsunuz. Zaten koşmak konusunda da geldiğimiz noktalara böyle bir merakla gelmedik mi?
Yazının devamı…

Kalp Atımı Toparlanma Hızı

Kalp Atımı Toparlanma Hızı

Garmin Forerunner serisi kalp atımının toparlanma hızı göstergesiFitness seviyesinin en iyi göstergelerinden biri kalp atımının (nabzın) toparlanma hızıdır. Bir şeyler okurken karşılaşma olasılığına karşı İngilizce terimi de belirtmekte fayda var: “Recovery Heart Rate“. Kalp atımının toparlanma hızı, egzersizden sonra kalbin normal atım hızına dönebilme kapasitesini belirtir. Kalp atımı ne kadar hızlı toparlanıyorsa kişinin fitness seviyesi o kadar iyi demektir. Toparlanma hızı ölçülürken kullanılan zaman aralığı kimi kaynaklarda bir kimi kaynaklarda iki dakikadır.
Bu veriyi edinmek için tam egzersiz bittiğindeki nabzı aklımızda tutmalı ve egzersizden sonra kalp atımını gözlemlediğiniz aracı (genellikle saatinizi) izlemeye devam ederek tam bir (veya iki) dakika geçtikten sonraki nabzı da öğrenmeliyiz. Aradaki fark kalp atımının toparlanma hızını verecektir. Örneğin egzersiz bittiği anda nabzım 159bpm diyelim. Bundan iki dakika sonra kalp atım hızım 110bpm’e düştüyse o günkü ölçüme göre benim kalp atımı toparlanma hızım 49bpm’dir.
Eğer Garmin Forerunner serisinden 910XT, 310XT veya 610 kullanıyorsanız ve eğer saatinizin yazılım güncellemesini sürekli yapıyorsanız bu ölçümü yapmak için ayrıca çaba sarf etmenize gerek yok. Bu modeller, çıkan son yazılım güncellemeleri sayesinde, antrenman biterken “Stop” düğmesine basıldıktan 2 dakika sonra ekranda “Recovery Heart Rate” bilgisi görüntüleyebiliyorlar. Her antrenman sonrasında birbirine yakın veya birbiriyle uyumlu sonuçlar görmeniz gerekiyor. Bunun otomatik olması işleri çok kolaylaştırıyor.
Ben FR610 kullanıyorum. Yazılımını 2.60 sürümüne yükselttikten sonra bu özelliğin geldiğini fark ettim. İşte bu yüzden Forerunner serisinden bir saat kullanıyorsanız sürekli şu adresi kontrol etmekte fayda var.

Göğüs Kafesi Kaslarına Ağırlık Antrenmanı

Göğüs Kafesi Kaslarına Ağırlık Antrenmanı

RespiBeltYıllar önce ehliyet kursunda ilk yardım dersini veren eğitmenle garip bir tartışmaya girmiştim. O, “nefes aldığımız için göğüs kafesimiz genişler” diyerek bir şeyler anlatmaya başlamıştı. Ben de el kaldırıp “hayır, göğüs kafesimiz genişlediği için nefes alırız” demiştim. Tartışma biraz dilbilim ve felsefe tartışmasına dönmüştü. Ama benim anlatmak istediğim, nefes alabilmek için göğüs kafesi çevresindeki kasları kullanarak akciğerleri genişletmek, böylece içerideki hacmi artırıp basıncı azaltarak dışarıdan içeri hava akışını sağladığımızdı. Neyse, tartışma sonunda kendimi anlatabildim. Aslında koşan herkes bunu çok iyi bilir. İlk yapılan zorlayıcı antrenmanlardan sonra göğüs kafesi çevresindeki kasların nasıl hamladığını hepimiz hatırlıyoruz. Hala çok zorladığımız antrenmanlar sonrasındaki gün nefes alıp verirken hangi kasların ağrıdığını hissederiz.
Yazının devamı…

Karbonhidrat Yüklemesi

Karbonhidrat Yüklemesi

Güzel bir karbonhidrat kaynağı - makarna

Uzun süren egzersizler sırasında -ki maraton en güzel örneğidir- vücut açısından en kolay erişilen ve en hızlı tüketilebilen enerji kaynağı karbonhidrattır. İnsan vücudu, kaslarda ve karaciğerde, yaklaşık 2000 kcal değerinde glikojen depolayabilir. Bu kadar enerji ise bir koşucuyu 30-35 km kadar götürebilir. Glikojen tükendiğinde yağ yakarak egzersize devam etmek mümkündür ancak yağ yakarak enerji elde etmek daha zor ve yavaş olduğundan sporcu da yavaşlar. Kaslardaki ve karaciğerdeki glikojenin çok az seviyelere düşmesi ve bir şekilde bunun da sonucu olarak sporcunun aşırı yavaşlaması koşucular arasında “duvara çarpmak” olarak adlandırılır. “Duvar”, “duvara çarpma” ve bunun nedenleri konusu daha detaylı, özel bir yazıyı hak ettiğinden burada çok fazla detaya girmeyeceğim, belki bir sonraki yazı da o konuda olur. Duvara çarpmak olarak adlandırılan durumun nedenleri üzerine çok araştırma yapılmakta. Tek ve yegâne nedeni karbonhidrat depolarının boşalması olmayabilir. Ama bizim için bu yazıda temel soru şu: depomuzun boşalmasını geciktirmek için yarış boyunca, metabolizmaya hızla dâhil olabilen karbonhidratların (jeller) alımını sürdürmeye çalışabiliriz, peki, maratona başlarken en azından depoların tamamen dolu durumda olmasını nasıl sağlayabiliriz?

Yazının devamı…
Koşu Bandı

Koşu Bandı

Haile Gebrselassie 4 dk/mil ile koşu bandında
Haile Gebrselassie 4 dk/mil ile koşu bandında

Koşmaya başladığımdan bu yana antrenmanlarımın neredeyse tamamını sokakların/caddelerin kaldırımlarında, Eymir Gölü etrafında ve evimin yakınındaki bir kilometre uzunluğundaki parkurda yaptım. Tatilde veya iş gezisinde olduğumda gittiğim yerlerde de koştuğum oldu. Koştuğum yerlerin ortak noktası “açık havada” olmalarıydı. Şöyle geriye dönüp baktığımda koşularımın %98’inden fazlasını açık havada yaptığımı söyleyebilirim. Çünkü, her ne kadar, genel anlamda koşmayı seviyor olsam da aslında “açık havada koşmayı” seviyorum. Koşarken yüzüme çarpan rüzgarı hissetmekten, çevremde olup bitenleri gözlemlemekten, uzun parkurlarda değişen manzaradan keyif alıyorum. Koşu sırasında değişen hava şartlarının veya yol/zemin durumlarının beni şaşırtmasını, onlara uyum sağlamayı seviyorum. Koşu dışında zamanımın birçoğu işte veya evde, kapalı ortamlarda hareketsiz geçtiğinden dışarıda olmayı ve belirli bir hızda farklı yerlere doğru yol almayı seviyorum.
Bunu yapmamı, yani açık havada koşmamı engelleyecek ve beni bir binanın içinde altımda kayan bantın üzerinde olduğum yerde koşmaya zorlayacak çok az şey oluyor. Bunların başında da kötü hava ve zemin koşulları geliyor. Hava çok soğuk olsa da, yağmur, kar veya rüzgar olsa da insan açık havada koşabiliyor. Ancak zemin kardan veya buzdan dolayı aşırı kaygan bir hale geldiğinde açık havada koşmak benim için imkansız oluyor. Bu zamanlarda birkaç gün koşu antrenmanlarına ara veriyorum. Durum birkaç gün içinde değişmezse işte o zaman koşu bandında koşmak kaçınılmaz oluyor.
Yazının devamı…

Adım, Kadans ve Koşu Formu Üzerine Toparlanmış Fikirler

Adım, Kadans ve Koşu Formu Üzerine Toparlanmış Fikirler

Adım şekli ve kadans (adım frekansı, dakikada atılan adım sayısı) konusunda yazılanlar dikkatimi ilk olarak, Dailymile‘da arkadaş listemde olan Pete Larson‘un 2 Mayıs’da yayınladığı şu blog yazısı ile çekti. Larson, yazısında, başka biri tarafından 300fps ile çekilmiş Boston Maratonu görüntülerindeki (tümü bitişe 500 metre kala çekilmiş, yani atletlerin en yorgun oldukları noktada) elit koşucuların adım şekli ve kadans farklarını ele almıştı. Videoları kare kare incelemiş, saymış ve saniyedeki kare sayısını (fps, frame per second) dikkate alarak aşağıdaki adım değişkenlerinin her atlet için değerlerini tablolamıştı.
Yazının devamı…

Maratonun Son Kilometreleri

Maratonun Son Kilometreleri

… ama başlangıç önemli değildir, ölüm çok daha sonra başlar, bacaklar ağırlaşıp hissizleşince ve güvenilmez olunca, koşuyu taşıyamaz hale gelip tam tersine engellemeye başlayınca, öyle ki insan bacaklarından kurtulmayı ister; tıpkı kapana kısılan ayağını ısırarak koparıp atan tilki gibi.

der Siegfried Lenz; 1959’da yayınlanmış Ekmek ve Oyunlar (Brot und Spiele – Hoffmann und Campe, Hamburg, 1959; Ekmek ve Oyunlar – Can Sanat Yayınları, İstanbul, 2008) isimli romanında; romanın kahramanı olan uzun mesafe koşucusu Bert Buchner’in son yarışını anlattığı satırlarda. Buchner, 5 ve 10 km yarışlarında yer almaktadır romanda. Bense 16 Ekim 2011’de yani 12 gün sonra Amsterdam’da maraton koşacağım. Koşunun mesafesi uzadıkça yarışın son kilometrelerinde yaşanan, Lenz’in çok doğru betimlediği bu durum daha da ağırlaşıyor ne yazık ki.
Yazının devamı…