Kategori: Yöntem

Maratonun Son Kilometreleri

Maratonun Son Kilometreleri

… ama başlangıç önemli değildir, ölüm çok daha sonra başlar, bacaklar ağırlaşıp hissizleşince ve güvenilmez olunca, koşuyu taşıyamaz hale gelip tam tersine engellemeye başlayınca, öyle ki insan bacaklarından kurtulmayı ister; tıpkı kapana kısılan ayağını ısırarak koparıp atan tilki gibi.

der Siegfried Lenz; 1959’da yayınlanmış Ekmek ve Oyunlar (Brot und Spiele – Hoffmann und Campe, Hamburg, 1959; Ekmek ve Oyunlar – Can Sanat Yayınları, İstanbul, 2008) isimli romanında; romanın kahramanı olan uzun mesafe koşucusu Bert Buchner’in son yarışını anlattığı satırlarda. Buchner, 5 ve 10 km yarışlarında yer almaktadır romanda. Bense 16 Ekim 2011’de yani 12 gün sonra Amsterdam’da maraton koşacağım. Koşunun mesafesi uzadıkça yarışın son kilometrelerinde yaşanan, Lenz’in çok doğru betimlediği bu durum daha da ağırlaşıyor ne yazık ki.
Yazının devamı…

F.I.R.S.T.

F.I.R.S.T.

Daha önce başka bir yazımda şöyle yazmışım:

Bazı koşucular serbest biçimde antrenman yapmayı, çıkıp dilediğince dilediği mesafeyi koşmayı sever. O gün canı nasıl istiyorsa öyle çalışır. Bense tam tersi bir yapıya sahibim. Bir programım olmalı yani o gün ne yapacağım belirli olmalı. Programsız koşamadığım gibi hedefsiz de koşamayan bir insanım.

Evet, hep bir programım oldu. Koştuğum ilk yarımaratona “Marathoning For Mortals” kitabının sonundaki programlarından biri ile hazırlanmıştım. Sonrasında birkaç yarış için Hal Higdon‘ın değişik seviyelerdeki koşucular için hazırladığı maraton programlarını kullandım. Bu programlar maratonları “bitirmemi” sağladılar ve beni çok mutlu ettiler. Ama 2011’in başından itibaren, yani maratonlarda (en azından kendimle) “yarışmaya” karar vermemden sonra farklı bir program arayışına girdim. Hızlanmaya ve bu hızı uzun süre sürdürebilmeye odaklı bir program olmalıydı izleyeceğim. İşte o zaman FIRST ile tanıştım.
Açılımı “Furman Institute of Running and Scientific Training” olan FIRST, Furman Enstitüsü Sağlık ve Egzersiz Bilimi Bölümü’nde (Health and Exercise Science Department) akademisyen olan ve aynı zamanda da ciddi birer koşucu ve triatlet olan Bill Pierce, Scott Murr ve Ray Moss tarafından geliştirilmiş bir antrenman programı. Bill Pierce ve Scott Murr’un kendi sporculuk yaşamlarından elde ettikleri deneyimleri ve çalışmalarına, Jack Daniels ile birlikte çalışmış olan Ray Moss’un katkıları da eklenince ortaya oldukça verimli bir çalışma şekli çıkmış. 2003 ve 2004’de halka açık kurslar açıp katılımcılar ile programlarını test etme fırsatı bulmuşlar. Bu denemelerin sonuçları çok başarılı olmuş. Çalışmaları ve sonuçlarını duyan Runner’s World yazarı Amby Burfoot enstitüyü ziyaret edip konuyu yerinde incelemeye ve bu konuda bir makale yazmaya karar vermiş. Runner’s World’ün Ağustos 2005 sayısında yayınlanan bu makale koşu dünyasında büyük bir etki yaratmış. O zamandan beri birçok koşucunun tercihi olan FIRST yaklaşımını daha derli toplu bir şekilde koşuculara ulaştırmak amacıyla, aynı ekip 2007 yılında bir de kitap yayınlamış: “Runner’s World Run Less, Run Faster: Become a Faster, Stronger Runner with the Revolutionary FIRST Training Program”.
Yazının devamı…

Çıplak Ayakla Koşu

Çıplak Ayakla Koşu

Çıplak ayaklı koşucuSon bir kaç yıldır popülaritesi giderek artan ve son aylarda artık iyiden iyiye tüm koşucular tarafından konuşulmaya başlayan bir konu bu. Her geçen gün daha sık duymaya başlıyorum. Zaten son bir yıldır benim de kafamı meşgul ediyor ve sık sık üzerinde düşünüyorum. Geçen haftaki koşularımdan birinde, üzerinde bu kadar çok kafa yorduğum ve sürekli okuduğum bu konu hakkında neden yazmıyorum diye düşündüm. İşte bu yazı, çıplak ayak koşmak konusunda duyduklarım, okuduklarım, anladıklarım ve sorularım ile ilgili. Her popüler konuda olduğu gibi bu konuda da taraflar, hatta oldukça radikal taraflar oluşmuş durumda. Bazen çevremdeki koşuculardan duyduklarım da herkesin konuyu farklı algıladığını fark etmemi sağladı. Bu yazı sayesinde ben kendi anladıklarımı paylaşacak ve kafamda halen cevabını bulamadığım sorulara cevap arayacağım. Cevapları bulamasam bile sizlerle soruları paylaşmış olacağım.
Koşucular ve atletizm severler, çıplak ayakla koşmak konusuyla, 28 yaşında bir Etiyopyalının 1960 Roma Olimpiyatı’nda, sponsorların elinde kendi ayak numarasında ayakkabı kalmadığı için maratonu çıplak ayakla koşup altın madalya kazanması sayesinde tanıştılar. Abebe Bikila zaten antrenmanlarını çıplak ayakla yaptığından izleyenler şaşırsa da bu onun için zor olmamıştı. Daha yazının başında olsak bile bu yazıyı okuyan çıplak ayak koşu taraftarları “ya gördünüz mü, işte çıplak ayakla altın madalya almış adam” diye düşünüyor olabilirler ama Bikila 4 yıl sonra Tokyo Olimpiyatı’nda 3 dakika daha hızlı koşup, hem altın madalya almış hem de rekor kırmıştı; bu sefer ayakkabılarıyla. Konu o tarihlerden beri biliniyor olsa da bilimsel araştırmalara veya popüler yayınlara çok yansımadığı için gündemden uzak kalmış, bu sırada da büyük ayakkabı firmaları son yıllara dek sürekli daha fazla yastıklamalı, daha çok destekli ve daha konforlu ayakkabılar üretmeye devam etmişler. İşi, koşarken ayağı zemindeki tehlikelerden korumaktan ibaret olması gereken ayakkabılar zaman geçtikçe daha fazla görevi üstlenmişler ve ortaya çıkan her türlü sakatlıkta biraz daha “teknolojikleşerek” neredeyse karmaşık aletlere dönüşmüşler. Ta ki, 2009’da Christopher McDougall‘ın yazdığı “Born To Run” isimli kitap yayınlanana ve koşucu dünyasına bir bomba gibi düşene kadar.
Yazının devamı…

Taper Dönemi

Taper Dönemi

Maraton veya yarı maraton yarışlarına hazırlananlar son birkaç haftayı, dilimize “aktif dinlenme” olarak çevirebileceğimiz “tapering” dönemi olarak değerlendirirler. Bu tür yarışlara hazırlananlar, uyguladıkları programların başlangıcında temel oluşturur, ortalarda performanslarını en iyi noktaya çekmek için üst düzey çaba sarfeder, sonlarda ise yukarıda bahsettiğimiz aktif dinlenme evresine girerler. “Taper”ın yarış sırasındaki performansa etkisi gerçekten büyüktür. Yani ne kadar doğru şekilde geçirilirse o kadar katkısı, ne kadar yanlış geçirilirse de o derece negatif etkisi olur. Kimi görüşler, bu dönemde koşu antrenmanlarının hem mesafesinde hem de yoğunluğunda (intensity) azaltmaya gitmek gerektiğini savunurken, kimi görüşler ise sadece mesafeyi azaltmanın, yoğunluğu ise sabit tutmanın doğru olduğunu savunurlar. Ben ikinci görüşten yanayım. Mesafeyi azaltarak yorgunluktan korunmak ancak yoğunluktan ödün vermeyerek performansı yitirmemek gerektiğini düşünüyorum ve böyle de yapıyorum. İkinci görüşe göre “taper” süresince hedef tempodan yavaş antrenman yapmak gereksizdir.
Ben de son iki buçuk haftadır, 6 martta Antalya’da koşulacak olan Runtalya 2011 için sürdürdüğüm programın taper evresindeyim. Yazının devamı…

Training Center ile Özel Antrenman

Training Center ile Özel Antrenman

Bu yazı antrenmanlarında Garmin saat kullanan ve antrenmanlarını bilgisayarında incelemek için Garmin’in Training Center uygulamasını kullananlara özel olacak. Şu an kullandığım kombinasyon bu olduğundan ancak bunu paylaşabildim, farklı şeyler kullananlar benzer yöntemler paylaşmak isterlerse bu blogun kapıları her zaman açık.
Training Center uygulamasının antrenmanları incelemek dışında bir özelliği daha var aslında; özelleşmiş antrenman yaratmak ve saatinize aktarmak. Özellikle özel programlar uygularken interval çalışmalarını saatin özelliklerini kullanarak yaratmak gerçekten çok güç. Saatinizde “Workouts” menüsünden “Advanced” başlığı altında ulaşabileceğiniz bu tür özel antrenmanları nasıl yaratıp saate aktaracağınızı ekran görüntüleri ile kısaca anlatmak istedim. Kullandığım Training Center 3.5.3 sürümü, saatim ise Forerunner 405. Sizin uygulama sürümünüz veya saatini farklı ise değişik görünümlerle karşılaşabilirsiniz. Anlaşılmayan veya eksik kaldığını düşündüğünüz bir yer varsa lütfen yorum yazın.

Gösterimin sol alt köşesindeki “Menu” içinden “View Fullscreen” seçeneğini tıklayarak tam ekran görüntülerseniz daha net görünür.

Hastalık veya sakatlık nedeniyle programa ara vermek

Hastalık veya sakatlık nedeniyle programa ara vermek

Maraton hazırlık programları genellikle 14-18 hafta arası sürer. Bu süreçte koşucunun başına hastalık veya sakatlık gibi talihsizlikler gelme olasılığı yüksektir. İlkbahar yarışlarına hazırlandığımız bu kış günlerinde bu tip durumların sık yaşanması kaçınılmaz. Uygulamaya çalıştıkları programlarını akasatan koşucular “şimdi ne olacak” sorusu ile karşılaşırlar. Bugün şans eseri elime alıp sayfalarını karıştırdığım “Advanced Marathoning” kitabında Peter Pfitzinger ve Scott Douglas’ın çok güzel bir tablo hazırladıklarını gördüm. Bu konuda başvuru kaynağı olarak kullanılabilir düşüncesiyle paylaşıyorum. Henüz programın başındaysanız ve bir buçuk hafta kaçırmışsanız sorun değil. Ama örneğin yarışa 7 hafta kala bu kadar süre programı uygulayamadıysanız hedefi revize etmekte fayda var. (Ek: Tabii şunu da anımsatmak gerekir ki; programa dönerken, kaldığınız yere dönüp programı yakalamaya çalışmamalı, atlanmış antrenmanları yok sayıp döndüğünüz günden başlamalısınız.)
Kayıp zamana göre karar
Kaynak: Advanced Marathoning – Peter Pfitzinger, Scott Douglas

VO2Max ve VDOT

VO2Max ve VDOT

Koşu veya bisiklet gibi uzun süreli aerobik çalışma gerektiren sporlarla ilgileniyorsanız ve bu konularla ilgili az da olsa yazılanlarla ilgilendiyseniz mutlaka duymuş olduğunuzu düşündüğüm bir konudan söz edeceğim bu yazıda; VO2Max. Nedir bu VO2Max ve neden sürekli karşımıza çıkmaktadır? Gelin bu konuya biraz yakından bakıp, anlamaya ve kendimizi geliştirmek için bu konuyu kullanmamıza yetecek kadar hazmetmeye çalışalım. Tabii her şeyden önce bu konuda otorite olmadığımı, bu yazıyı bu konuda öğrendiklerimi toparlamak ve Türkçe kaynak yaratmak için yazdığımı belirtmeliyim. Yanlışım varsa lütfen bildirin ki doğru bir kaynak oluşturabilelim.

Öncelikle VO2Max’ın kitabî tanımı ile başlayalım: VO2Max, vücudun oksijeni kullanılacağı noktalara taşıyabilme ve kullanabilme kapasitesidir. Maximal oksijen tüketimi, maximal oksijen alımı, oksijen alımı tepe noktası veya aerobik kapasite olarak da anılır. Bu son terim aslında ipucu vermektedir; VO2Max kişinin oksijen kullanarak yaptığı aktivitelerdeki kapasitesini yani fiziksel fitnessını gösterir. Peki VO2Max terimini oluşturan harf ve rakamların anlamları nedir? V volume yani hacim, O2 oksijen, max ise maksimumdur; burdan da tanıma gidebilirdik aslında; vücudun tüketebileceği maksimum oksijen hacmi. Bu değer net ifade edilmek istendiğinde litre/dakika (dakikada tüketilen litre cinsinden hacim) ya da göreceli olarak ifade edilmek istendiğinde de mililitre/kilogram/dakika (dakikada kilogram başına tüketilen mililitre cinsinden hacim) şeklinde kullanılır.

Yazının devamı…
2010 özeti ve 2011'e bakış

2010 özeti ve 2011'e bakış

2010’da neler oldu?

2010 yılına ikinci maratonuma hazırlanarak girmiştim. 2009 Ekim’de İstanbul’da koştuğum ilk maratonda 4 saatin altında kalamamıştım ve 2010 Runtalya’da bunu değiştirmek istiyordum. Yıl başladığında, Hal Higdon’ın Intermediate programının tam yarısındaydım. İlk iki ay bu programla geçti. Program sadece düz koşular içeriyordu. Henüz performans artırma girişimlerim başlamamıştı. Hafta 50-60 km koşuyordum. Mart’ta Runtalya’da maraton derecemi 13 dakika iyileştirdiğim güzel bir yarış oldu. Daha önce o mesafeyi deneyimlemiş olmak bile çok farklı bir etki yarattı bende. Hemen arkasından 25 Nisan’daki Haliç Yarımaratonu’na hazırlandım kısa bir programla. Tempo koşularına bu aşamada başladım. O yarış da benim için çok güzel bir sonuçla bitti, yarı maraton derecemi de 13 dakika iyileştirmiş, 1.40 koşmuştum. O dönemlerde Dailymile‘daki Türk koşucular çoğalmaya, bir komünite oluşmaya başlamıştı, ya da ben yeni buluyordum bu insanları. Şimdilerde sayıları 50’ye yaklaşan bir sporcu kitlesi oluştu Dailymile‘da. Artık kendimize DMTR der olduk.
Dönelim 2010’a… Mayıs’ın sonunda dünyanın en büyük 5 maratonundan biri olan Berlin Maratonu‘nda koşmaya karar verdim. Bu sefer Higdon’ın Advanced programını kullandım. Yaz ayları boyunca gerçekten çok çaba sarfettim. Amacım 3:30 altına inmekti. Ama daha yarışa gitmeden anladım ki yanlış bir hedef belirlemişim. Neyse ki sonuçta çok güzel tatil anıları ve çok güzel bir sonuçla geri döndüm; en iyi maraton derecem artık 3:39’du. Bu noktada orta mesafelerde hiç yarışa katılmadığımı farkettim. Tam da güzel bir tarihte (21 Kasım) Yarış Takvimi oluşumunun Riva’da bir 10k yarışı düzenlediğini öğrendim. Hemen buna yönelik çalışmaya başladım. Hem bir 10k derecem olacaktı sonunda hem de hep merak ettiğim Yarış Takvimi oluşumunun yarışlarını deneyimleyecektim. Öyle de oldu. 44:01 gibi güzel bir 10K derecem oldu ve Riva yarışlarıyla tanışmış oldum.
Bunun dışında 2010 yılında cross training amacıyla bir bisiklet edindim. Henüz efektif bisiklet antrenmanları yapmaya başlayamadım ama bu yolda atılmış bir kaç adım var geçtiğimiz yıl içinde.
2010 yılında toplam 2550 km koşmuşum. Yani ortalama ayda 212 km, haftada 53 km.
Toplam 4 yarışa katılmışım; 2 maraton, 1 yarımaraton ve bir 10K.
2010 Mart : ÖGER Antalya Maratonu-Runtalya > 3:52:51
2010 Nisan : Uluslararası Haliç Yarı Maratonu > 1:40:17
2010 Eylül : Berlin Maratonu > 3:39:25
2010 Kasım : VII. Riva 10K Yol Koşusu > 0:44:01
2010’da da, 2008 ve 2009’da olduğu gibi koşu çalışmalarıma en büyük katkıyı sağlayan ve desteğini hiç eksiltmeyen kişi eşim oldu. Bunları yapabiliyorsam onun sayesindedir.
Ben, Temmuz 2008’de koşmaya başlamış biri için iyi mesafe katettiğimi düşünüyorum. Siz ne dersiniz?

Peki, 2011 hedefleri neler?

Kesinleşmiş olan sadece Runtalya 2011 var 6 Mart’ta. Hedef bu sefer 3:30 altına inmek. Öncesinde belki 9 Ocak’ta ilk kez koşulacak olan Adana Yarımaratonu’nda ve 30 Ocak’ta Yarış Takvimi’nin Riva 15K yarışında koşarım. Runtalya sonrası Nisan’da yine Haliç Yarımaratonu’na katılmak istiyorum. Belki 14 Mayıs’ta yine Yarış Takvimi’nin düzenlediği Bozcaada Yarımaratonu’na da katılırım. Yarı maraton derecemi iyileştirmek, olursa 1:30’a çekmek istiyorum. Sonrasında ise yaz boyu ciddi bir pogramla sonbaharda nihayi hedefim olan 3:15’e hazırlanmak var aklımda.
Kesinleşmiş ve olası 2011 yarışları:
9 Ocak : Adana Yarımaratonu
30 Ocak : Riva 15K
6 Mart : Runtalya Maratonu
17 Nisan : Haliç Yarımaratonu
14 Mayıs : Bozcaada Yarımaratonu
Sonbahar : Maraton
Herkes için mutlu, sağlıklı ve sakatlıksız bir yıl olması umuduyla…

Basış ve Ayakkabı Türleri

Basış ve Ayakkabı Türleri

Pronasyon
Pronasyon (Noakes - Lore of Running)

Koşarken adımlar sırasında, topuk vuranlarda (heel strike), ilk temas topuğun dış kısmı ile olur, sonraki pozisyonda ayak tam yere basar, son pozisyonda ise baş parmak ve ikinci parmak ile çıkış sağlanır. Ayağın ortası ile basanlarda (midfoot strike) ise topuk yerine ayağın tümü (sadece ortası ile basmak mümkün değil çünkü) ilk teması yapar sonra çıkış yine aynı olur. Her ikisinde de orta pozisyonda (ayak/bacak yere dik, baskı en üst düzeyde iken) ayak bileği içeri doğru döner. Dönmekten kasıt, topuk, bilek ve kalfların bir açı oluşturmasıdır. Bu vücudun doğal şok emme mekanizmasıdır. Buna pronasyon (pronation) denir. Bazı durumlarda bu dönme fazla olur ve ona da overpronation denir ki bunun ayakkabının desteği ile kontrol edilmesi tavsiye edilir. Çünkü bazı kaslar fazla esner. Kemiklere, dizlere, bağlara fazla yük biner. Özellikle kalflar ve onu bileğe bağlayan kas grubu fazla esner. Underpronation ise ayağın basışı hep dışarıda sürdürmesi ve bitirmesi anlamına gelir. Neyseki bu az rastlanan bir durumdur. Bunun için tavsiye edilen mümkün olan en yumuşak neutral ayakkabı olur (bazıları neutral plus diyor). Bu tür basışta şok emilimi zayıf olduğundan yumuşak bir ayakkabıya gerek vardır, bu da cushioning ile sağlanır. Amaç ayağı rahat ettirmektir. Bu overpronation ya da underpronation (başka bir deyişe supination) kas/kemik yapısından kaynaklanır yani doğuştan gelir. Bunu değiştirmek pek de mümkün değildir. Ama bazı durumlarda bazı kasları zayıf olması ya da fazla gergin olması (stretching eksikliğinden) yüzünden kaynaklanıyor olabilir. Özellikle overpronation bacak güçlendirme ile iyileştirilebilir. Yazının devamı…

Koşarken Müzik Dinlemek

Koşarken Müzik Dinlemek

Golden Gate_Running Girl

Ben neredeyse hiç müzik dinlemiyorum koşarken. Son birkaç ay öncesine kadar sıkılmamak ve zamanı değerlendirmek adına işimle veya meraklarımla ilgili podcastler dinliyordum telefondan ama son birkaç aydır onu da bıraktım. Artık telefon, mp3çalar veya kulaklık taşımadan koşuyorum. Aslında son yarışımda (haliç yarı maratonu) müzik çok iyi itici olmuştu. Nedense antremanda müzik dinlemiyorum. Bunun tam olarak nedenini hiç düşünmemiştim ama denememe rağmen bir türlü de alışamamıştım. Geçenlerde şöyle bir kaç negatif etki okudum bir yerlerde. Siz ne düşünüyorsunuz?

  • Müzik özellikle de yüksek sesli müzik bisikletleri, arabaları veya diğer koşucuları duyup onlardan sakınmanızı veya yol vermenizi engelleyebilir.
  • Müziğin ritmi, normal kadansınızı bozabilir, ister istemez ritimden etkilenirsiniz.
  • Müzik seçimi yapmak yola, hıza ve formunuza odaklanmanızı engelleyebilir, yavaşlamanıza veya tökezlemenize neden olabilir.
  • Bazı yarışlarda (ben daha hiç böyle yarış görmedim ama dünyada varmış) mp3çalar taşımak yukarıdaki nedenlerle yasaklanmış. Dolayısıyla yarışta dinyelemiyorusunuz. Ya da yarışta daha rahat etmek için sadece antremanda dinliyor olabilirsiniz. Yarışta da dinleyemeyeceksen kendinizi müzikle koşmaya alıştırmayın.

fotoğraf: (c) Mert Derman