Aladağlar Sky Trail Yarış Rotasındaydım
Sanırım ülkedeki koşu ve dağcılık dünyasında duymayan kalmamıştır; 15 Ağustos’ta Türkiye’deki ilk Sky Trail (yüksek rakımda patika) yarışı koşulacak. Raidlight sponsorluğunda Ordos ve Argeus ortak organizasyonu olan yarış duyulduğunda ilgi çok büyük olmuştu. 100 kişi ile sınırlanan katılımcı sayısına kayıtlar açıldıktan sonra 8 saat içinde ulaşılmış, ardından sayı 150’ye ve sonrasında 160’a çıkarılarak kura yöntemi ile katılımcılar belirlenmişti. Ben de ilk etapta kaydolamamış ama ardından -genelde olduğunun aksine- şansımın yaver gitmesiyle bu 160 kişi arasına girmeyi başarmıştım. Bu yarış oldukça özel, çünkü ülkede rotası bu kadar yüksekte, dağlardan, zirvelerden ve zorlu geçitlerden geçen başka bir yarış yok. Bu kadar zorlu olan bir yarışta rotayı hiç görmemiş olmak, rota hakkında kaba bilgilerden fazlasını bilmemek riskli olabileceğinden bayram ile uzayan hafta sonu tatilini rotayı yerinde incelemek için kullanmaya karar vermiştim. Tam olarak planladığım gibi olmasa da kararımı gerçekleştirdim. Herkesin böyle bir fırsatı olamayacağını tahmin ettiğim için aşağıda rota hakkında edindiğim izlenimleri de içeren yolculuk güncesini paylaşıyorum. Umarım katılımcılara ve ileride katılacaklara faydası olur.
Yazının devamı…
Bu yıl öncelikli hedefim koşmaktı. Antalya’da maraton,
Koşmaya başladığımdan beri gidip gördüğüm yerlerde koşarak veya yürüyerek gidilebilecek, çevresinde dolaşılabilecek, üzerine çıkılabilecek özel coğrafi oluşumlar hep ilgilimi çekmiştir. Benim için normal bir yarış parkurundansa böyle coğrafi oluşumlarla bağlantılandırılmış rotalar hep daha çekici olmuştur. Bazılarını kendi kendime deneme cesareti ve fırsatı bulabildim ama bazıları için bir grup insan desteğine veya bir organizasyona ihtiyaç oluyor. Bu yıl bu konuda çok şanslıyım. Önce yıllardır aklımda olan ve bir türlü fırsat bulup gerçekleştiremediğim Aladağlar’da koşabilme olanağı yakaladığım
Mart başında Antalya’da maraton koştum. Genelde yarışa iki ay kala hangi ayakkabıyla koşacağım aklıma takılmaya başlar. Koştuğum son birkaç maratonda oldukça minimalist, 0 veya 4 mm topuk farkı olan ve neredeyse desteksiz ayakkabılar kullanmıştım. 2014 sonu ve 2015 başında yoğun interval ve tempo antrenmanları yaptığım dönemde sol topuğumun iç kısmında ve aşilde ufak ağrılar oluşmaya başlamıştı. İnce tabanlı ve düşük topuk farklı ayakkabılarla bu kadar çok hız antrenmanı yapmamla alakası olduğundan endişelenmeye başladım ve hem hazırlık aşamasında hem de yarışta farklı bir ayakkabı denemeye karar verdim. Daha önce de kısaca değindiğim gibi Asics Türkiye takımının bir üyesi olarak Asics modellerini kullandığımdan hemen modeller arasında gezinip nasıl bir ayakkabıyla koşmam gerektiğini araştırdım. Aradığım ayakkabı, minimalist ayakkabıları tercih etmemin en büyük nedeni olan hafiflik özelliğine sahip olmalıydı. Aynı zamanda çok rahat olmalı, ayağımı çok kısıtlamamalı ve topuk farkı abartılı olmamalıydı. Tabii bunun yanı sıra tabanı -özellikle topukta- daha iyi yastıklamalı ve topuğu az da olsa kavramalıydı. Modeller arasında kısaca bakınmak bile seçim yapmama yetti. DS Trainer 19 (DST 19) tam da aradığım ayakkabı gibi görünüyordu.
Yaklaşık yarım saattir kavurucu güneş altında tırmandıktan sonra geçmiş senelerde parkurun geçmediği, içindeyken insana Geyik parkurunda olduğunu düşündüren ağaçlık dar bir patikaya girmiştim. Tırmanışın başından beri giderek düşen enerjim artık sıfırlanmıştı, attığım her adımda bir kenara yatıp dinlenmemek için kendimi zor ikna eder olmuştum, hatta bir süre sonra gölge bir yer bulmuşken patikanın yanına çöküverdim. Midem bulandığından ve bağırsaklarımda bir sancı hissettiğimden canım hiçbir şey yemek istemiyordu. Derbent’teki istasyonda beni bekleyeceğini bildiğim eşimi aramak için telefonumu elime aldım, ama çekmiyordu. 50. kilometrede daracık bir patikada öylece oturmuş ne yapacağımı düşünürken yanımdan iki 130K koşucusu ve 80K parkurunda olan Mustafa abi (Kızıltaş) geçti. Mustafa abi yardım edebileceği bir şey olup olmadığını sorduğunda ona hayır derken bir şeyi fark ettim; o an kendimden başka kimse bana yardım edemezdi ve o saçma yerde oturup zaman kaybetmek yerine kalkıp en azından bir sonraki istasyon olan Süleymaniye’ye varmalı, ne yapacağımı orada düşünmeliydim. Ayaklandım ve ne kadar midem bulansa da domates aromalı, tuzlu jellerden bir tanesini zorla ağzıma sıkıp bir mucize yaratmasını bekleyerek yürümeye koyuldum. 18 Nisan Cumartesi sabahı başladığım İznik Ultra 2015’in 83 km uzunluğunda olan parkurunun orta yerindeydim ve aklım çok bulanıktı.
İnci ve Soner Sarıhan’dan bahsettiğim ve “Pedalımda 5 Ülke” kitaplarını tanıttığım 

İnsan, yaşı ilerledikçe zamanı daha hızlı akıyormuş gibi algılıyor sanırım. Yine bir senenin sonuna geldiğimizi fark ettiğimde ilk aklıma gelen bu oldu. Yakın zamanda bir yerlerde okumuştum, zamanın daha hızlı geçiyormuş gibi hissetmemizin bir nedeni de yaşlandıkça yeni şeyler öğrenmiyor, çarpıcı ve bizi etkileyen yeniliklerle karşılaşmıyor olmamızmış. Oysa ben 2014 yılı içinde birkaç çarpıcı an yaşadım ve çokça yeni şey öğrendim. Zaman akışı algımız ile ilgili benim düşüncem ise şu: eğer ileri bir tarihte önemli bir şey yapmayı planlıyor ve o tarihi bekliyorsan hızla kendini o noktada buluyorsun, sonrasında da hemen bir sonraki plan sırada beklediğinden hız hiç azalmıyor.