
Spartathlon 2017
30 Eylül 2017 cumartesi günü öğleden sonra 15:48’de neredeydiniz, ne yapıyordunuz? Belki birçoğunuz anımsamıyordur ama ben o dakikayı inanılmaz bir berraklıkta hatırlıyorum ve eminim çok uzun bir süre, belki tüm hayatım boyunca da unutmam pek mümkün olmayacak. O dakikada Yunanistan’ın Sparta şehrinde Konstantinou Palaiologou Caddesi boyunca Leonidas heykeline doğru koşuyordum. Cadde kalabalıktı ve çevredeki herkes alkışlıyor, tezahürat ediyordu. Caddede yaptığım o 500 metrelik koşu önceki günün sabahında Atina’daki Akropolis kalıntıları önünden başladığım 246 kilometrelik koşunun sonuydu. Heykele ulaştım, sol ayağına kollarımı, kollarıma da başımı dayayıp 5-6 saniye boyunca geçen 6 ayı ve bu aylarda verdiğim çabayı düşündüm. Saklamayacağım, gözlerim doldu. Evet, yarış kendi başına uzun ve zorluydu ama öncesindeki hazırlık dönemi daha da uzun ve daha da zorluydu. O ayak, çok uzun vadeli bir hedefin sembolüydü ve ben ayağa ulaşmıştım, Spartathlon’u bitirmiştim. Artık kendimi bırakmamda bir sakınca yoktu.
Açıklama: Önceden söylemeliyim, yazı biraz uzun. Tüm olan biteni unutmamak için, ileride okuyup anımsamak için yazdım. Bir yarış raporundan çok yarış macerası gibi düşünmekte fayda var.



Geçtiğimiz Ekim ayında Amazon’da ön siparişe çıktığını duyduğum Dean Karnazes’in son kitabı Road To Sparta’nın Kindle versiyonunu henüz yayınlanmamışken satın aldım. 24 Ekim’de indirilebilir hale gelir gelmez de okumaya başladım. Üçte ikisini hızla okudum ancak sonra yoğun bir dönem araya girdi ve uzun süre sonra ancak tamamlayabildim. Biraz kitaptan ve yazarından söz etmek, biraz da kitabın konusu olan yarış hakkında yazmak istedim.
Bu yılın ana hedefi bir 100 mil yarışı koşmaktı. Diğer her şey ikinci plandaydı. Tamam, üç saatten hızlı bir maraton hep ve hala hedef, ama bu yılın ana hedefi değildi. Ana hedefe başarıyla ulaşıldığını 
Hatırlar mısınız, robotik ve mekatronik teknolojilerinin henüz bu kadar gelişmediği yıllarda bir bardak suyu veya bir yumurtayı tutup kaldırmaya çalışan robot kol videoları vardı. O zamanlar, basıncı duyargalarla bugünkü kadar hassas algılatmak veya gücü motorlara şu anki kadar hassas uygulatmak zor bir işti. Bu işlerle uğraşmayan bizler için, bu basit işlevleri yerine getirirken bardakları veya yumurtayı parçalayan sakar robotları izlemek eğlendiriciydi. Çok yakın tarihli iki maraton koşmak konusunu düşündüğümde aklıma bu robot kollar ve başarılı/başarısız birçok video geliyor. “Ne ilgisi var” diye düşünüyorsanız, mart başındaki Runatolia’dan 4 hafta sonra koştuğum Paris Maratonu’nun aşağıdaki hikayesinde bu konuya da değineceğim.