40. Paris Maratonu

Paris maratonu madalyaHatırlar mısınız, robotik ve mekatronik teknolojilerinin henüz bu kadar gelişmediği yıllarda bir bardak suyu veya bir yumurtayı tutup kaldırmaya çalışan robot kol videoları vardı. O zamanlar, basıncı duyargalarla bugünkü kadar hassas algılatmak veya gücü motorlara şu anki kadar hassas uygulatmak zor bir işti. Bu işlerle uğraşmayan bizler için, bu basit işlevleri yerine getirirken bardakları veya yumurtayı parçalayan sakar robotları izlemek eğlendiriciydi. Çok yakın tarihli iki maraton koşmak konusunu düşündüğümde aklıma bu robot kollar ve başarılı/başarısız birçok video geliyor. “Ne ilgisi var” diye düşünüyorsanız, mart başındaki Runatolia’dan 4 hafta sonra koştuğum Paris Maratonu’nun aşağıdaki hikayesinde bu konuya da değineceğim.

Daha önce de bahsetmiştim, Asics Türkiye’nin kurduğu AsicsTeamTr isimli takımın bir parçasıyım. Salt başarıyı değil, sporu hayatının bir parçası yapabilmeyi başarmış amatör ruhu, odağında tutan bu takımda benimle birlikte dört erkek ve beş kadın sporcu daha var. Bu yıl, 40.sı düzenlenen Paris Maratonu’nun isim sponsorundan sonraki en büyük sponsorunun Asics olmasından da güç alarak takımca Paris Maratonu’nda koşmamız için güzel bir organizasyon yapıldı. 3 Nisan 2016 pazar sabahı Champs Elysees üzerinde toplanmış 40 binden fazla koşucunun arasında biz de takım olarak yerimizi aldık.

Paris Maratonu 2016 start

Kalabalık arkaya doğru devam ediyor (Fotoğraf: Resmi yarış sitesi)

2016 yılı yarışlarını belirlerken sub3 hedefi için Antalya’yı seçtiğimde arkadaşlarım beni uyarmıştı. Antalya’nın bu iş için çok uygun olmayacağını nasılsa 4 hafta sonra Paris’te koşacağımı söyleyip beni kararımdan çevirmeye çalışmışlardı. Benim kafamda ise bambaşka planlar vardı. Önce Antalya’da koşmayı deneyecektim, başaramazsam aranın kısa olmasından faydalanarak kondisyonumu ve hızımı kaybetmeden bir deneme daha yapabilecektim. Bunu düşünürken tabii ki içimde o kısa sürede toparlanamayacağım korkusu da vardı ama nasılsa ikinci bir denemeye gerek kalmayacak, hedefi Antalya’da tutturup Paris’te keyifli bir maraton koşacaktım. Uzun mesafe koşuları konusunda deneyimsiz koşuculara bu kadar kısa süre içinde iki maraton koşulması önerilmez ancak ayaklarınızın üzerinde belirli bir süre geçirdiyseniz ve vücudunuz belirli bir yüke aşinaysa bunu yapmak o kadar da yanlış görülmez. Bu konuda yazılanları araştırdığımda deneyimli koşucular için 6 hafta veya daha kısa bir zaman diliminde iki maraton koşulabileceğinin aksine bir fikre rastlamadım. Ama bu yazılanların tamamına yakınında önemli bir detay vardı: maratonlardan sadece biri hedef yarış olmalı diğeri zorlanmadan koşulmalıydı. Az sayıda da olsa her iki maratonun da performans hedefi ile, hatta kişisel en iyi dereceye yönelik koşulabileceğini savunanlar vardı. Edindiğim bu bilgileri kafamda bir yerlere kaldırıp öncelikle Antalya’da ne yapabileceğime odaklandım.

Raporunda detayıyla anlattığım yarışın sonucu 3:04 olunca bu bilgileri yeniden önüme koyup bir karar vermenin zamanı gelmişti. Ya bu güzel maraton sonucunu benimseyip, uzunca bir süre daha iyisini yapma fikrini rafa kaldıracaktım ya da daha iyisini yapabilmek için aradaki 4 haftayı nasıl geçirmem gerektiğine odaklanacaktım. Yarıştan sonraki ilk antrenmanımı çarşamba günü yaptığımda hala yorgun hissetmek kafamı çok bulandırmadı. O haftanın o şekilde geçeceğini bildiğimden yavaş birkaç koşu yapmaktan başka hedefim yoktu. İlk haftayı toparlanma, son haftayı taper olarak değerlendirecek, ortadaki iki haftayı ise birkaç hız antrenmanı ile hızımı kaybetmemek için kullanacaktım. Kısa süre içinde iki maraton koşmanın sırrının aradaki süreyi birincil olarak dinlenmeye ayırmak olduğunu birkaç önemli ismin makalelerinden okumuştum. İlk hafta geçerken halen son kararımı vermemiştim. “Hele şu hız antrenmanlarının sırası gelsin de o zaman düşünürüm” diyordum kendi kendime.

İki maraton arası

İki maraton arası antrenmanlar

İkinci haftanın salı günü ilk ciddi antrenmanımı yapacaktım. Sabah uyandığımda kendimi tamamen dinlenmiş ve dinç hiddediyordum. Bu kadar hızlı toparlanabildiğim için mutluydum. İki tane 1600 metre koştuğum o antrenmandan sonraki sabah kalçamdaki büyük kasların (glute) belime yakın kısımlarında daha önce hissetmediğim bir ağrı vardı. Kendimi iyi hissetmem bir yanılgı mıydı acaba? Bana hissettirmeseler de kaslarım hala yorgun muydu? Bunu anlamak gerçekten imkansızdı. Yorgun hissetmiyordum, her an çıkıp koşmaya hazır gibiydim ama biraz zorladığımda kaslarım beni uyarmıştı. İşte o zaman aklıma yazının başında bahsettiğim robotlar geldi. Bir yandan bardağı kaldırabilmek için gereken kadar çok basınç uygulamalı öte yandan onu kırmamak için de az basınç uygulamalılardı. Basıncın miktarını hissedemediğinden optimum noktayı bulamayan zavallı robot gibi ben de vücudumun ne kadar yorgun olduğunu kestiremediğimden hangi miktarda yüklenmem gerektiğini bilemiyordum. Bilim, bilgi ve deneyim bu kadar kısa sürede kasların dinlenmesinin çok zor olduğunu söylerken heves ve istekler vücudun dinlenmiş olduğunu, artık yüklenebileceğimi, bu ufak ağrıları dert etmeye gerek olmadığını, bir gün dinlenirsem iyice toparlanacağımı söylüyorlardı. Ben de öyle yaptım, bir günü daha boş geçtim, hatta ertesi gün de hafif bir antrenman yaptım. Salı günü kaldırmaya çalıştığım ama çıtırtılar çıkardığı için geri bıraktığım bardağı yeniden kavradığımda, yani cuma sabahı, bir buçuk dakika dinlenmeli beş adet 1600 m koştum. Antrenmandan sonra 50-60 basamak inerek ulaştığım soyunma odasına doğru giderken her basamakta sol dizimin dış kısmında sert ağrılar hissettiğimde bardağı çatlatmış olabileceğim geldi aklıma. Henüz tam anlamıyla dinlenmemiş kaslara yüklenerek kendime zarar vermiştim. Dizin dış kısmındaki ağrı demek bir koşucunun en büyük kabuslardan biri demekti, ITBS, Iliotibial Band Syndrome.

Vücuduma 3 gün daha izin verdim, hafta sonunu ve pazartesiyi boş geçtim. Artık ağrıdan eser kalmamıştı, demek ki ITBS değil, basit bir yorgunluk ağrısıydı. Salı sabahı yine pistteydim. İki tane 5 km koşacaktım ama ağrı kendini gösterir ve şiddeti on üzerinden ikiyi geçerse antrenmanı kesecektim. İkinci 5 km ortalarında dizimde bir şeyler hissettim ama şiddetli ve rahatsız edici olmadığından antrenmanı tamamladım. Bir şeyler hissetmek canımı sıkmıştı ve hacimle ilgili bir planım yoktu, bu yüzden ertesi gün yine dinlendim. Perşembe günü YM temposu ile 10 km koştum. Sonra arada bir gün daha dinlenip pazar günü 20 km’lik bir antrenman yaptım. Her iki atrenmanda da yine aynı his vardı ama ağrı diyemiyordum, ağrı olsa da şiddeti çok düşüktü. Görünen o ki bir yerlerde bir sıkıntı vardı, ben de o eski, sakar robotlar gibiydim ve optimum noktayı bulamamış bardağı çatlatmıştım. Kendimce “olsun, en azından olduğu yerden biraz kaldırmayı başardım” diye düşündüm ve son hafta hiç koşmamaya karar verdim.

Paris Maratonu 2016 ilk kilometreler

Başlangıçtan hemen sonra (Fotoğraf: Resmi yarış sitesi)

Paris Maratonu’na kaydolurken bir hedef süre vermeniz bekleniyor. Çok büyük bir kalabalık start alacağı için bunu dalgalar şeklinde yapmak üzere insanları hedef sürelerine göre grupluyorlar. Kaydı çok önce yapmıştım ve her duruma hazırlıklı olabilmek için 3:00 dalgasına kaydolmuştum. Yarış yaklaştığında hedefim değişse de koşu hızımda çok büyük bir fark olmayacağından kimseye saygısızlık etmiş olmayacaktım. Asics takımından arkadaşlarım sub3 hedefi ile koşacaklardı. Yarışa birkaç hafta varken onlarla koşmayı düşünüyordum ama artık bu pek mümkün görünmüyordu. Cuma günü Paris’e uçarken yarışta ne yapacağım konusunda hiçbir fikrim yoktu. Arada geçen süreyi doğru kullanamamıştım, son hafta hiç koşmamıştım, durumum hakkında fikrim yoktu ve dizimi son defa test etme imkanım olmamıştı. Şöyle bir karara vardım: yarışa onlarla başlayacaktım, yorgunluk durumumu ve dizimdeki ağrıyı gözlemleyecek ikisinin elverdiği ölçüde koşacaktım, ikisinden birinin veya ikisinin birden engelleyici olacağını hisseder hissetmez ya yarışı bırakacak ya da rahat bir tempoda koşarak Paris’in manzaralarının keyfini çıkaracaktım.

Pazar sabahı başlangıç alanına gitmek için metro kullandık. Metro tabii ki koşucularla tıka basa doluydu. Paris’in metro istasyonları labirent gibi ve çıkışlar uzun ve dolambaçlı. Metro kullanırsanız aklınızda olsun, planınızda durağa girip çıkmak için de bir miktar zaman ayırın. Başlangıç öncesi alan, yarışın bitişi ile aynı noktada büyük bir cadde. Caddenin iki yanında çanta bırakma bölümleri var. Kalabalığı, alanın büyüklüğünü ve son terör olaylarının ardından alınan güvenlik önlemlerini görünce biraz gözüm korkmuştu ama düzenli organizasyon sayesinde herşey kısa sürede halloldu. Hemen start alanına geçtik. 3:00 dalgasına ulaşmamız jog atarak neredeyse 10 dakikamızı aldı; varın kalabalığın boyutlarını siz düşünün. Yarışın başlangıcını beklerken önümüzde sadece elit atletlerin olduğu grup vardı. O kadar gecikmiştik ki yerimizi almamızın üzerinden beş dakika geçmeden onlar, onlardan iki dakika sonra da bir start aldık. İnanılmaz bir kalabalığın içinde Champs Elysees’de koşarken buldum kendimi. Antrenmanlardaki kafa karışıklığı, sakatlık korkusu, yorgunluk, plansızlık, hepsi geçmişte kalmıştı, şimdi yarış zamanıydı.

Paris Maratonu 2016 parkur

Öncesini bu kadar uzun uzadıya yazdığım yarışın detaylarına çok girmeyeceğim. 4:12 temposuyla başladık. Başlarda bana çok zor gelmeyen bu tempo 15. km civarında geçtiğimiz bir parkın içinde beni zorlamaya başladı. Güneş yükselmiş, önceki akşam yağan yağmur ortalığı biraz nemli hale getirmişti. Arkadaşlarımdan yavaş yavaş geride kalıyordum. Beni bekleyerek birkaç saniye bile kaybetmelerini istemediğimden gitmelerini söyledim, benim durumum belirsizdi. Havanın soğuk olacağını düşündüğümden iki kat tişört giymiştim. Sıcak ve nem bunaltınca birini çıkarıp elimde taşımaya başladım. Yarı maratona yaklaşırken 3:00 pacerı çevresindeki kalabalıkla yanımdan geçti. Bir süre tutunmaya çalıştıysam da beceremedim. Hayal kırıklığı sırasında bir 3:00 pacerı daha geçti. Ona da sadece bir süre tutunabildim. Start dalgaları çok kalabalık ve parçalı olduğundan iki pacer olmasını bekliyordum ama üçüncüsü geçince çok şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Şaşkınlığım geçince ona da bir süre eşlik ettim. Hiçbirine tutunamadığımı gördüğümde artık ne olduğu açıkça belli olmuştu. Kendimi daha fazla zorlamanın anlamı yoktu. Tam yarı maraton noktasında ayağımı gazdan çektim ve kendimi kalabalığın akışına bıraktım. Her ne kadar ayağımı gazdan çeksem de aşırı yavaşlayıp işi gezintiye çevirmeye niyetim yoktu. Birkaç km ileride arkadaşlarına eşlik etmek için Paris’te olduğunu bildiğim Göksen Çınar’ı tezahürat ederken gördüm. “İstersen tişörtünü alabilirim” deyince hemen elimde taşıdığım ikinci tişörtü ona verdim. Hem çok zorlayıcı olmayan bir tempoya geçmiş, hem elimdeki ağırlıktan kurtulmuş hem de Seine nehrinin güzel kıyısında koşmaya başlamıştım. Yol boyunca hep kalabalık olan seyircilerin sayısı bu kısımda iyice artmıştı. Saate bakmadan ama kendimi çok da salmadan son kilometrelere ulaştım. Bir ara su içmek için yürüdüğümde dizimin dış kısmındaki ağrıyı hafifçe hissettim. Yeniden koştuğumda kesildiğini fark ettiğim için bir daha hiç yürümeden yarışın sonuna vardım. Son bölümdeki seyirci kalabalığı inanılmazdı. Açıkçası yakın zamanda terör olayları yaşamış şehirde böyle bir kalabalık görmeyi hiç beklemiyordum. Seyircilerin coşkusu ile biraz gaza gelerek bitiş çizgisinden yüksek tempoyla geçtim. Sürem 3:18:23 oldu. En iyi maraton sonuçlarımdan biri değil ama kısa bir süre içinde koştuğum, hafif bir sakatlık ve plansızlık içinde ulaştığım düşünülürse kötü de diyemem.

Yarış sonunda hiçbir sıkıntı yaşamadan madalyamı, tişörtümü, yiyecek ve içeceklerimi, bıraktığım çantamı alıp kolayca arkadaşlarımla buluşmam organizasyonun ne kadar başarılı olduğunun bir kanıtı. Yarışı, Tour de France gibi devasa yarışları da organize eden ASO’nun organize ettiğini düşününce insan pek şaşırmıyor. 40 binden çok insanın çantalarını alıp ihtiyaçlarını karşılayıp tam zamanında yarışa başlatıp sorunsuzca yarışlarını tamamlatıp çantalarını ve madalyalarını dağıttılar, bunu da Paris’in göbeğinde yaptılar; gerçekten büyük başarı.

Yarışın üzerinden 3 hafta, dizimdeki ağrıyı ilk hissetmemin üzerindense 40 gün geçti. Koşmaya başladım ve devam ediyorum. Her antrenmanda dizim kendini hissettirse de koşmamı engellemiyor. Sürekli buz uyguluyor, ibuprofen krem sürüyor, sık sık esnetmeler yapıyorum. Bir yandan da kalça, bacak ve core güçlendirme antrenmanlarına başladım. İznik Ultra’da koşamamak beni üzdü ama gönüllü olarak orada olmak apayrı deneyimler kazandırıp bambaşka keyifler verdi. Çok yakında bir yarış planım yok ama 2016 için büyük koşu hedeflerim var. Umarım hızla yüzde yüz iyileşir gerçek antrenman rutinime dönebilirim.

Özetle şunu diyebilirim: siz kendinizi dinlenmiş hissetseniz de vücudunuz, kaslarınız ve eklemleriniz henüz yorgun olabilir. Bu yorgunluğu normalde hissetmeyebilirsiniz ama kaslarınızı ve eklemlerinizi zorladığınız anda emin olun yorgunluklarını bir şekilde size hissetireceklerdir. Bu hissettirme yöntemi de ne yazık ki bir sakatlık aracılığıyla olacağı için geç olacaktır. Madem bu basıncı ölçüp, hissedemiyoruz, bırakalım bardak yerinde dursun, kırmanın alemi yok.

Reklamlar
Yorum bırakın

5 Yorum

  1. Bir çırpıda okudum, teknik bilgiler ile ortak noktaları bulup paylaşmanız çok keyifli ve daha uzun süreli bir öğrenme sağlıyor 🙂 Elinize sağlık!
    Çok keyifli bir rapor daha olmuş, umarım sub3 de yakın zamanda keyifli bir yarışta sakatlıktan uzakta olur.

    Cevapla
  2. Gönülden tebrikler, başından sonuna yanınızdaymışım gibi hissettim.

    Cevapla
  1. Kartalkaya’ya koşarak tırmanmak | Ritim
  2. Festival des Templiers – Endurance Trail 100 km | Ritim
  3. 2016 özeti ve 2017′e bakış | Ritim

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: