Mozart100 Yarış Raporu
Bu yıl öncelikli hedefim koşmaktı. Antalya’da maraton, İznik’te 80 km ve sonrasında Aladağlar’da bir dağ maratonu koşmak. Yılın hedeflerini yazarken aklımda olan bir şey daha vardı, emin olmadığımdan yazıda bahsetmemiştim; ilk 100 km yarışımı da koşmak istiyordum. Maraton hazırlıklarında güzel bir temel (base) oturtmuştum, ardından İznik için epeyce patika ve tırmanış çalıştım. Sonrasında yine hedef listesinde olmayan ama çok keyifli ve güzel geçen bir yarışta koştum, Tahtalı Run To Sky. O yarış, tırmanışlar konusunda zihinsel olarak çok iyi bir antrenman oldu benim için. Koşu konusunda fiziksel olmasa da zihinsel olarak bu kadar hazırken bir 100 km yarışı deneyebileceğime karar verdim ve Koşturmaca sohbetlerinden tanıyor olabileceğiniz Ilgaz’ın daha önceki deneyimlerinden okuduğum kadarıyla bu hedefe uygun olduğunu gördüğüm Mozart100 yarışına kaydoldum. 20 Haziran cumartesi günü Avusturya’nın Salzburg kentinde koştuğum bu yarışın detaylarından biraz söz etmek istiyorum.
“Things are impossible until they are not.” _Komutan Jean-Luc Picard
Koşmaya başladığımdan beri gidip gördüğüm yerlerde koşarak veya yürüyerek gidilebilecek, çevresinde dolaşılabilecek, üzerine çıkılabilecek özel coğrafi oluşumlar hep ilgilimi çekmiştir. Benim için normal bir yarış parkurundansa böyle coğrafi oluşumlarla bağlantılandırılmış rotalar hep daha çekici olmuştur. Bazılarını kendi kendime deneme cesareti ve fırsatı bulabildim ama bazıları için bir grup insan desteğine veya bir organizasyona ihtiyaç oluyor. Bu yıl bu konuda çok şanslıyım. Önce yıllardır aklımda olan ve bir türlü fırsat bulup gerçekleştiremediğim Aladağlar’da koşabilme olanağı yakaladığım
Mart başında Antalya’da maraton koştum. Genelde yarışa iki ay kala hangi ayakkabıyla koşacağım aklıma takılmaya başlar. Koştuğum son birkaç maratonda oldukça minimalist, 0 veya 4 mm topuk farkı olan ve neredeyse desteksiz ayakkabılar kullanmıştım. 2014 sonu ve 2015 başında yoğun interval ve tempo antrenmanları yaptığım dönemde sol topuğumun iç kısmında ve aşilde ufak ağrılar oluşmaya başlamıştı. İnce tabanlı ve düşük topuk farklı ayakkabılarla bu kadar çok hız antrenmanı yapmamla alakası olduğundan endişelenmeye başladım ve hem hazırlık aşamasında hem de yarışta farklı bir ayakkabı denemeye karar verdim. Daha önce de kısaca değindiğim gibi Asics Türkiye takımının bir üyesi olarak Asics modellerini kullandığımdan hemen modeller arasında gezinip nasıl bir ayakkabıyla koşmam gerektiğini araştırdım. Aradığım ayakkabı, minimalist ayakkabıları tercih etmemin en büyük nedeni olan hafiflik özelliğine sahip olmalıydı. Aynı zamanda çok rahat olmalı, ayağımı çok kısıtlamamalı ve topuk farkı abartılı olmamalıydı. Tabii bunun yanı sıra tabanı -özellikle topukta- daha iyi yastıklamalı ve topuğu az da olsa kavramalıydı. Modeller arasında kısaca bakınmak bile seçim yapmama yetti. DS Trainer 19 (DST 19) tam da aradığım ayakkabı gibi görünüyordu.
Yaklaşık yarım saattir kavurucu güneş altında tırmandıktan sonra geçmiş senelerde parkurun geçmediği, içindeyken insana Geyik parkurunda olduğunu düşündüren ağaçlık dar bir patikaya girmiştim. Tırmanışın başından beri giderek düşen enerjim artık sıfırlanmıştı, attığım her adımda bir kenara yatıp dinlenmemek için kendimi zor ikna eder olmuştum, hatta bir süre sonra gölge bir yer bulmuşken patikanın yanına çöküverdim. Midem bulandığından ve bağırsaklarımda bir sancı hissettiğimden canım hiçbir şey yemek istemiyordu. Derbent’teki istasyonda beni bekleyeceğini bildiğim eşimi aramak için telefonumu elime aldım, ama çekmiyordu. 50. kilometrede daracık bir patikada öylece oturmuş ne yapacağımı düşünürken yanımdan iki 130K koşucusu ve 80K parkurunda olan Mustafa abi (Kızıltaş) geçti. Mustafa abi yardım edebileceği bir şey olup olmadığını sorduğunda ona hayır derken bir şeyi fark ettim; o an kendimden başka kimse bana yardım edemezdi ve o saçma yerde oturup zaman kaybetmek yerine kalkıp en azından bir sonraki istasyon olan Süleymaniye’ye varmalı, ne yapacağımı orada düşünmeliydim. Ayaklandım ve ne kadar midem bulansa da domates aromalı, tuzlu jellerden bir tanesini zorla ağzıma sıkıp bir mucize yaratmasını bekleyerek yürümeye koyuldum. 18 Nisan Cumartesi sabahı başladığım İznik Ultra 2015’in 83 km uzunluğunda olan parkurunun orta yerindeydim ve aklım çok bulanıktı.
İnci ve Soner Sarıhan’dan bahsettiğim ve “Pedalımda 5 Ülke” kitaplarını tanıttığım 

İnsan, yaşı ilerledikçe zamanı daha hızlı akıyormuş gibi algılıyor sanırım. Yine bir senenin sonuna geldiğimizi fark ettiğimde ilk aklıma gelen bu oldu. Yakın zamanda bir yerlerde okumuştum, zamanın daha hızlı geçiyormuş gibi hissetmemizin bir nedeni de yaşlandıkça yeni şeyler öğrenmiyor, çarpıcı ve bizi etkileyen yeniliklerle karşılaşmıyor olmamızmış. Oysa ben 2014 yılı içinde birkaç çarpıcı an yaşadım ve çokça yeni şey öğrendim. Zaman akışı algımız ile ilgili benim düşüncem ise şu: eğer ileri bir tarihte önemli bir şey yapmayı planlıyor ve o tarihi bekliyorsan hızla kendini o noktada buluyorsun, sonrasında da hemen bir sonraki plan sırada beklediğinden hız hiç azalmıyor.
İnsanlar, yaşlarının onluk hanesi değişeceğinde farklı bir anlam arayışına giriyorlarmış. Bu anlam arayışları arasında her türlü konu var. Örneğin, bir online ilişki arayışı sitesinin 8 milyon erkek kullanıcısının verilerinden evlilik dışı ilişki arayanlara dair çizilen grafikte 39, 59 ve özellikle 49 yaşın oldukça öne çıktığı görülmüş. İşin ilginç yanı şu; hayatın anlamını sorguladığınız bir dönemdeyseniz bunu iki şekilde yapmanız mümkünmüş: uyumlu (yani anlam bulmanızı kolaylaştıracak yönde) veya uyumsuz (anlam bulma ihtimalini azaltır biçimde). Uyumsuz için en büyük örnek intihar. Enteresan bir şekilde istatsistiklere göre 9 ile biten yaşlardaki intihar oranları da oldukça yüksek. Peki ana konusu koşu olan bu sitede bu konunun işi ne?