Etiket: yarış raporu

Two Castles and An Abbey Ultra Trail Run – 80 km Yarış Raporu

Two Castles and An Abbey Ultra Trail Run – 80 km Yarış Raporu

Burak İlterKonuk yazar: Geçtiğimiz hafta sonu, 25 Mayıs 2013’de Kıbrıs’ta 80 kilometrelik Two Castles and An Abbey Ultra Trail Run yarışı koşuldu. Ben ne yazık ki yarışa katılamadım. Böyle bir patika ultra maratonuna ilk kez katılan, aslında daha çok triatlonlara katılan ve 10 km’den uzun bir koşu yarışında hiç koşmamış bir arkadaşım –Burak İlter– bu yarışta koştu. 62.km’de yarışı bırakmak zorunda kaldı. Deneyimlerinin çok değerli olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle kendisinden başka mecralar için yazdığı raporunu burada yayınlama izni aldım. Sağolsun son halini bana iletti. Ben de sizlerle paylaşıyorum. Umarım bu yarışa ya da benzerlerine katılacaklara faydası dokunur.
***
Yarış, cumartesi sabah Kantara kalesinden başlayacaktı. Sonlanacağı yer Bellapais’teki eski manastır olacak, arada da 7 adet kontrol noktası bulunacaktı. 3, 5 ve 7 numaralı istasyonlar için birer torba bırakma imkânı bulunmaktaydı. 6 numaradan en geç 4:30, 7’den de en geç 6:30’da çıkmış olmak gerekiyordu. Her istasyonda gıda olarak muz, karpuz, kuruyemiş, su, kola bulunacaktı.
Yazının devamı…

Runtalya 2013

Runtalya 2013

Runtalya 2013
Yarış sonrası Umut ile finish pozu

Avrasya Maratonu‘ndan bu yana çok fazla koşu antrenmanı yaptığım söylenemez. Geçen bu 2-3 aylık süre benim koşmaya başladığımdan bu yana geçirdiğim en plansız, programsız dönem oldu. Daha önce de yazmıştım; ne yapacağını bilemez bir halde kısa kış günlerinin depresifliği içinde düzensiz birkaç ay geçti. Düzensiz de olsa spor yapmayı sürdürdüm ve koltuk patatesi olarak geçirmedim bu ayları. Aşağıda ocak ve şubat aylarının bir özeti var. Spor repertuarıma bisikleti ve yüzmeyi de eklemeyi başarmış görünüyorum.
Ama ne yazık ki şubat ayı başında kalçamda ve bacağımın arka üst bölümünde ağrılar başladı. Bunların kaynağı olarak aklıma birkaç alternatif veya paralel neden geliyor. İlk olarak sanırım Geyik Koşusundaki tırmanışlar ve zeminin aşırı çamur oluşu nedeniyle fazla zorlanma ile başladı. Ardından hemen yüzme, bisiklet ve koşu rutinine başladım. Sanırım kilitli pedal ile çekme hareketi pek de güçlü olmayan bir kas grubuma fazla yüklenmeme neden oldu. Bu ikisine aralıksız 10 günlük bir antrenman (bazı günler çift) silsilesi eklenince sakatlık ağırlaştı.
Yazının devamı…

Geyik Koşuları 2013 – İlk Yarış

Geyik Koşuları 2013 – İlk Yarış

Yarışın sonu
Yarışın sonu

Ülkedeki koşucuların yarış azlığından yakındığı dönemler yavaş yavaş geride kalıyor. Geçtiğimiz günlerde, 2013’te hangi yarışlar var diye bakınırken neredeyse her hafta sonu bir yarış olduğunu fark ettim. Sadece koşu ile değil bir yandan da triatlon ile ilgiliyseniz karar vermek giderek zorlaşıyor ve sanırım daha da zorlaşacak. Koşulan tam maraton sayısı halen az ama yol yarışları konusunda artık pek şikâyet edemeyeceğiz. Peki ya patika (trail) yarışları? O konuda da iki kişi (iki ekip) elinden geleni yapmaya çalışıyor. Bunlardan biri Çekmeköy ve civarındaki patikaları koşuculara açan, tanıştıran Bakiye Duran (Team Ultra Trail Runners) diğeri ise yazının konusunu oluşturan yarışı da düzenleyen Caner Odabaşoğlu (Macera Akademisi MCR Racesetter). (Çok etaplı, çok güne yayılmış çöl maratonu konusunda çalışan ve çok iyi işler çıkaran Taner Damcı ve Argos’u farklı bir kategoride gördüğümden sadece “iki” yazdım.)
Geçtiğimiz hafta sonu MCR Racesetter’ın iki yıldır düzenlediği ve bu yıl bir kupaya dönüştürdüğü Geyik Koşusu‘na katılmak üzere İstanbul’daydım.
Yazının devamı…

34. Vodafone İstanbul Avrasya Maratonu

34. Vodafone İstanbul Avrasya Maratonu

Avrasya maratonu son metreler
Son metreler

Haziran ayında Avrasya Maratonu’nu koşmaya karar verdiğimde nasıl bir antrenman programı uygulayacağımı düşünürken bana daha anlamlı gelen “Advanced Marathoning” kitabındaki programlardı. Neden sonra, dördüncü defa F.I.R.S.T‘ü uygulamaya karar verdim. Sanırım bunda, triatlon hedefi ve yüzmeye başlama kararım etkin oldu. F.I.R.S.T haftada 3 anahtar koşu antrenmanı ve 2 adet de koşu dışı antrenman öneriyor. Ben de haftada 3 defa yüzerek, hem yüzmemi geliştirmeye hem de F.I.R.S.T’ün bu yaklaşımını uygulamaya karar verdim. Aksi taktirde haftada 5-6 gün koşacak ve yüzmeye zaman ayıramayacaktım. Daha önce 3 defa bu programı kullanmış 3:39 maraton derecemi sırasıyla 3:31, 3:24 ve 3:22‘ye çekmiştim. Yeniden işe yarayacağını düşündüm. Ama olmadı, pazar günü Avrasya Maratonu’nda 3:21.11 koşabildim. Aşağıda hem yarış raporumu hem de çıkarımlarımı okuyabilirsiniz.
Yazının devamı…

Eymir Yarı Maratonu Koşuldu

Eymir Yarı Maratonu Koşuldu

Eymir yarı maratonu parkuruPazar günü, Ankara, sonunda bir uzun mesafe koşu yarışına ev sahipliği yaptı. Ülkenin başkentinde, en büyük ikinci şehrinde bir iki tane koşu etkinliği dışında ciddi bir uzun mesafe yarışı olmayışı sanırım sadece beni düşündürmemiştir bunca yıl. Neyse ki Yarış Takvimi, sponsorlarının da desteğiyle bunu başardı. Eymir gibi güzel bir parkurda yarı maraton ve 10K yarışları koşuldu.
290 kişi yarı maraton, 442 kişi de 10K için, toplam 732 koşucu başlangıç takı altında yerini aldı. Başlangıç noktasında, Yarış Takvimi’nin Türkiye’deki yarışlara kazandırdığı iki güzel özellik ilgi çekiyordu. İlki, koşucuların tempolarına uygun dizilip start almaları için tempo levhaları, ikincisi ise beş özel zaman için tempocu koşucuların ellerinde balonlarla hazır beklemeleri. Ben de o tempo koşucularından biri olarak 4:30 dk/km ve 5:00 dk/km levhalarının arasında elimde üzerinde 1:39 yazan koca balonumla yerimi aldım.
Yazının devamı…

Runfire Kapadokya Sonrası

Runfire Kapadokya Sonrası

“You’re better than you think you are and you can do more than you think you can!”
“Olduğunuzu düşündüğünüzden çok daha iyisiniz ve yapabileceğinizi düşündüğünüzden çok daha fazlasını yapabilirsiniz!”
– Ken Chlouber (Leadville)

Tuz Gölü'nde güneş batıyor. 50.km
Tuz Gölü’nde güneş batıyor. 50.km

Birkaç hafta önce Runfire Kapadokya (Cappadocia) Ultramaratonu’na (RFC)katılmaya henüz karar verememiştim çünkü halen kafamda şüpheler vardı. Üst üste o kadar kilometre koşmayı hiç denememiştim. O ana kadar haftada en fazla 100 km koşmuştum. Üst üste kilometre anlamında tek denemem 5 gün arka arkaya yarı maraton koşmak olmuştu. RFC’de ise 6 gün içinde 240 kilometreden fazla koşmam bekleniyordu. O kadar iyi miydim, bu kadarını yapabilir miydim? Bazen olur ya, kafanızda bir soru dolanıp dururken ummadığınız bir anda cevap karşınıza çıkıverir. Ben de, internette dolaşırken Ken Chlouber’in yukarıdaki cümlesine rastladım. Sanki doğrudan bana söylüyor gibiydi, o gün kararımı verdim.
RFC, çok güne yayılmış çok etaplı ve kendine yeterlilik ilkesi ile koşulan bir ultramaraton (multi-day, multi-stage, self-sufficient). Yani, birden çok -6- gün boyunca sürüyor ama her gün bir etabı koşuluyor ve yarış başladıktan sonra sadece yanınıza aldıklarınızla yetinmek zorundasınız. Uyumak, dinlenmek, karnınızı doyurmak, temizlenmek vb. tüm ihtiyaçlarınızı çantanızda taşıdıklarınızla karşılamak durumundasınız. Dolayısı ile iyi hazırlanmak şart. Bu konuda ben küçük bir yazı yayınlamıştım (Caner ise büyük bir yazı hazırlamıştı). Peki geçtiğimiz hafta düzenlenen bu yarış ve kamp süreci nasıldı? Gelin isterseniz şimdi elimden geldiğince detaylarıyla bunu anlatayım sizlere.
Yazının devamı

Bir Hafta Sonu İki Yarış

Bir Hafta Sonu İki Yarış

Bahçeşehir Finish
Bahçeşehir Finish – Aykut’la yanyana bitiriyoruz

2012 yılının mart, nisan ve mayıs aylarında yaşadığımız bazı sıkıntılardan dolayı toplam 4 yarış kaçırdım; Tarsus YM, İznik Ultra, Çekmeköy Ultra ve Bozcaada YM. Sonuç olarak, 1:30 altında yarı maraton, ilk ultra maraton mesafesi ve Bozcaada derecesini iyileştirmek gibi önemli 3 hedefi de ıskalamış oldum. Son birkaç ayda bu kadar önemli ve güzel organizasyonu kaçırmış olmak hafta sonu bir araya gelmiş iki yarış olduğunu duyunca İstanbul’a gitmeyi zorunlu kıldı benim için. Sürekli son anda bir şeylerin çıkmasına alışınca cuma günü yola çıkıp otoban gişelerinden geçene kadar emin olamadım bu yarışlara katılacağıma. Neyse ki bir sorun olmadı da cuma gecesi İstanbul’daydım.
Yazının devamı…

İyi sonuç, kötü maraton

İyi sonuç, kötü maraton

“The marathon is an art; the marathoner is an artist.”  Kiyoshi Nakamura

“Maraton sanattır, maratoncu da sanatçı” demiş Kiyoshi Nakamura. Eminim sanatçılar, ortaya yeni ve güzel bir şeyler çıkarmak için her işe koyulduklarında şaheserler yaratamıyorlardır. Hatta ellerinden gelenin en iyisini yapsalar da bazen ortaya kötü şeyler çıkıyordur. Ben de, pazar günü, henüz 2009’de öğrendiğim yeni sanatımı bir kez daha icra etmeye koyulduğumda, o güne kadar ortaya koyduğum en güzel performansın oluşacağını hayal ediyordum.

Maraton sonrası
Bitişten hemen sonra

Antalya’da hava açık ve güneşliydi ama sabah uyandığımızda pencereden gelen sert rüzgar sesi dert etmemiz gereken şeyin bu sefer yağmur değil rüzgar olduğunu bildiriyordu. Otelden çıkıp 750m ilerideki başlangıç alanına yürürken rüzgâr üşütüyor, güneş ise yakıyordu. Son bir iki ayını kar yağışı altında sürekli eksi derecelerde geçirmiş bizler tamamen yabancı bir iklimde hissediyorduk kendimizi. Oturduğum yerde rüzgâr esse sinirlenen ve rüzgâr esintisinden yorulan ben 3-4 saat bu rüzgârda nasıl koşacağımı düşünmeye o anda başlamıştım bile. Karşıdan esen rüzgârın direnci değildi beni düşündüren, hiç sevmediğim bu doğa olayının sersemleticiliği, can sıkıcılığıydı. Yapacak bir şey yoktu, başlangıç çizgisine gittim ve yerimi alıp beklemeye koyuldum.
Yazının devamı…

2. Adana Kurtuluş Yarı Maratonu

2. Adana Kurtuluş Yarı Maratonu

Adana yarı maratonu yine bando ile başladı
Adana yarı maratonu yine bando ile başladı
Geçen sene ilkine katıldığım Adana Kurtuluş Yarı Maratonu’nun ikincisinde koşmak üzere bu yıl yine Adana’daydım. İlkinin düzenlendiği tarihle neredeyse aynı zamana denk gelse de bu yıl yarış çok kötü hava koşullarında gerçekleşti. Geçen yıl 16 derece ve parçalı bulutlu, açık bir havada gerçekleştirilen yarış bu yıl yoğun yağmur altında koşuldu. Zaten birkaç gündür yağmurun neredeyse hiç durmamış olduğunu öğrendiğim şehirde pazar günü de sürekli yağmur ve rüzgar vardı. Uzun süredir yağan yağmur nedeniyle yollarda çok sayıda derin su birikintisi de oluşmuş olduğundan zemin koşuyu olumsuz etkiledi.
Bu yıl yarış yabancı atletlerin katılımıyla “uluslararası” kimliğe dönüştürülmüş. Para ödülleri de artırılmış. Ayrıca geçen seneden farklı olarak bu sene çip ile zaman ölçümü yapılması da yarışın bir üst seviyeye çıkma gayretinin göstergesiydi. Yarışın başlangıcına yerel yöneticilerin ve Atletizm Federasyonu’ndan yetkililerin yanısıra ünlü eski atletlerin de gelmesi etkinliğe bakışın ciddiyetinin deliliydi. Başlangıç sırasında bu bir araya gelişin altı çizilmek istendi belki ama hava muhalefeti nedeniyle hızla yarışa geçilmesi daha doğru bir yaklaşım oldu.
Yazının devamı…

Amsterdam Maratonu 2011

Amsterdam Maratonu 2011

Amsterdam Maratonu 2011 finish sonrası
Amsterdam Maratonu 2011 finish sonrası
16 Ekim’de Amsterdam’da beşinci maratonumu koştum. Farklı organizasyon olarak gördüğüm dördüncü, yurtdışında gördüğüm ikinci maraton organizasyonuydu. Bugüne kadar İstanbul’da Avrasya, Antalya’da Runtalya (x2) ve Berlin’de Berlin maratonlarını koşmuş ve deneyimlemiştim. Sanırım hiç tereddüt etmeden bunun bana en çok keyif veren ve en güzel yarış olduğunu söyleyebilirim. Bunu yazmadan önce şöyle düşündüm: maratona katılan bir koşucunun keyif almasını veya sıkıntı yaşamasını kendisi dışında hangi etkenler belirliyor? Aklıma gelenler öncelik sırasına göre şunlar oldu; parkur, hava, organizasyon detayları (destek istasyonlarının sıklığı, yerleri, içerikleri ve bunların önceden söylenenlerle uygunluğu), koşucu sayısı, seyirciler, zaman ölçüm sıklığı. Tüm bunlar Amsterdam Maratonun’da en yüksek notu aldı benden. Parkur gerçekten çok hoştu, kanal kıyısında oldukça uzun koştuk. Ara sıra ağaçlar veya binaların gölgeleri bazen de açık gökyüzünün ferahlatıcılığı yardıma yetişti. Hava 10 derece civarlarında gezindi. Başlangıç öncesi üşütüyordu ama koşu sırasında hiç rahatsızlık vermedi. Kısa kollu bir fit tişört üstüne uzun kollu ince bir dry fit giydim. Alnım ve kulaklarım ilk yarıda üşürler diye Alptekin’in buff’ı imdadıma yetişti. Genel anlamda hava ideal bir maraton havasıydı. Organizsasyonun eposta ile ilettiği sonradan da broşürlerden okuduğumuz destek istasyonları hakkındaki detaylar tam da vaadedildiği gibiydi. Sıklıkları tam benim ihtiyaçlarıma (tahmin ettiğim kadarıyla birçok maraton koşucusunun ihtiyaçlarına) denk düşecek kadardı. Yerleri santimetresine kadar doğru, içerikleri de hep söylenenlerden oluşuyordu. Bitmiş veya az kalmış bir şeye rastlamadım. İnsan yarışa çok katılım olsun, büyük bir kalabalıkla koşayım istiyor ama Berlin’deki gibi 40.000 kişi de bir parkura zor sığıyor. Amsterdam’da bu sayı 9500 civarındaydı. Hem insana coşkuyu hissettirecek kadar doyurucu bir koşucu kalabalığı vardı hem de parkurdaki insanlar istediğiniz hızda koşmanızı engellemeyecek kadar seyrekti. Seyirciler her noktada varlardı ve coşkuyla koşanları destekliyorlardı. Ne koşuculara sıkıntı yaratan bir seyirciye rastladım ne de böyle bir olay duydum. Göğüs numaralarından isimleri okuyup ismen tezahurat edenler beni de zaman zaman motive etti. Son olarak sonradan koşunuzun detaylarını öğrenmenize yetecek kadar parkur boyunca dizilmiş zaman ölçüm noktalarından söz etmek gerek. Her ne kadar kolumuzda saatimizle sürekli tempoyu, bölüm zamanlarını izlesek de yarış sonunda bunun resmi kayıtlara nasıl yansıdığını da bilmek istiyoruz. Amsterdam’da her 5 kilometrede ve yarı maraton noktasında birer zaman ölçüm noktası vardı. 20. kilometrede varsa yarıya koyulmaması veya yarıda varsa 20. kilometredekinin olmaması belki sadece benim gibi detaycı adamlar tarafından farkedilen bir şeydir. Ama beni sevindirdiler işte :). En sonunda coşkulu seyircilerle dolu tribünleri olan ve çok güzel bir stadda bir tur atmak da yarışın bonusu oldu. Bu nedenlerle yarış sırasında ve sonrasında keyif aldım.
Yazının devamı…