Maraton Yalanı

2012 ABD Başkanlık seçiminde cumhuriyetçiler cephesinden başkan adayı olan Paul Ryan, geçenlerde bir radyo programında gençliğinde maratonlar koştuğunu hatta en iyi derecesinin de sub3 (3 saat altı) olduğunu söylemiş. İfadeleri de aynen şöyle: “Under three, high twos. I had a two hour and fifty-something.” (Üç saatin altında, iki saatin üst dilimlerinde. İki saat ellili bir şeyler.) Tabii halkın büyük kısmı bu sözlerin peşine pek düşmemiş ama koşan insanlar radyo programının 20 saniyelik bu bölümüne biraz takılmışlar. Çünkü maraton koşanlar (elit atletler hariç; ölümlüler) bilir; üç saatin altı muhteşem bir derecedir. İyilerle çok iyileri ayıran çizgidir o 3 saat çizgisi. Bunu başarabilenler de başaramayan ama sürekli o seviyeleri isteyenler de bu tip bir söylemi çok önemser. Ben de, henüz o seviyelere rüya gibi bakanlardan olarak, ilk duyduğumda çok etkilendim ama dile getiriş şekli biraz garip geldi. Yani, eğer çok sayıda bu seviyede maraton koşmadıysanız sub3 maratonunuz olsa saniyesine kadar hatırlarsınız. Çok sayıda koştuysanız da ilgisiz bir programda süre detayına girmezsiniz.
Yazının devamı…
Fitness seviyesinin en iyi göstergelerinden biri kalp atımının (nabzın) toparlanma hızıdır. Bir şeyler okurken karşılaşma olasılığına karşı İngilizce terimi de belirtmekte fayda var: “
Yıllar önce ehliyet kursunda ilk yardım dersini veren eğitmenle garip bir tartışmaya girmiştim. O, “nefes aldığımız için göğüs kafesimiz genişler” diyerek bir şeyler anlatmaya başlamıştı. Ben de el kaldırıp “hayır, göğüs kafesimiz genişlediği için nefes alırız” demiştim. Tartışma biraz dilbilim ve felsefe tartışmasına dönmüştü. Ama benim anlatmak istediğim, nefes alabilmek için göğüs kafesi çevresindeki kasları kullanarak akciğerleri genişletmek, böylece içerideki hacmi artırıp basıncı azaltarak dışarıdan içeri hava akışını sağladığımızdı. Neyse, tartışma sonunda kendimi anlatabildim. Aslında koşan herkes bunu çok iyi bilir. İlk yapılan zorlayıcı antrenmanlardan sonra göğüs kafesi çevresindeki kasların nasıl hamladığını hepimiz hatırlıyoruz. Hala çok zorladığımız antrenmanlar sonrasındaki gün nefes alıp verirken hangi kasların ağrıdığını hissederiz.
Markalar ürünlerini isimlendirirken veya numaralandırırken çoğu zaman tutarlı davranıyorlar. Örneğin DSLR bir fotoğraf makinesi alacaksanız Canon makinelerde numaralar küçüldükçe daha profesyonel modellere doğru gidildiğini öğrendiğinizde her yeni modelin hangi aralığa yerleştiğini anlamanız kolaylaşır. Benzer yaklaşımı Garmin de sergiliyor. Ağırlıkla koşu için ürettiği modellerin seri adı Forerunner. Forerunner ailesinde numaralar büyüdükçe aletin yapabildikleri ve kapasitesi artıyor (ve tabii fiyatı da). Forerunner serisinde ad ve numaranın yanı sıra bazı modellerde bir de XT eki kullanılıyor. Bu da, o modellerin bisiklet ve yüzme gibi koşunun çapraz antrenman (cross training, xt) sporlarını da desteklediği anlamına geliyor. Daha önce bu
Saucony Fastwitch 5 aslında benim Fastwitch ailesinden kullandığım ilk ayakkabı değil. Öncesinde Fastwitch 3 kullanmıştım. O ayakkabıyı da
Garmin Forerunner 610, Garmin’in koşucular için olan serisinin son halkası. Forerunner (FR) 405 ve 410 sonrasında şekillendirildiğinden o serilerin kullanıcılarından gelen geri beslemeler dikkate alınarak geliştirilmiş. Sonuçta onlara nazaran daha ince daha hoş görünüme sahip bir saat ortaya çıkmış. Daha önce FR405 kullanmış ve tasarımının ne kadar “fason” göründüğüne şaşırmıştım. Oysa FR405, daha önceki FR saatlere göre çok daha estetik ve antrenman dışında da kullanılabilecek bir saat olarak tanıtılmıştı. Neyse ki FR610 bu konuda bir adım daha ileride. Gelin isterseniz daha derinlemesine bir incelemeye girişelim.
Bugüne kadar en uzun yarış mesafem standart maraton mesafesi olan 42km idi. Sadece bir kere antrenmanda 45km üzeri koşmuştum. Artık, 2012’de yani bu yıl ultramaraton dünyasına ilk adımlarımı atmak istiyordum. Aslında bunun için çok güzel fırsatlar da vardı. Öncelikle geçen sene Dask-Adam organizasyonundan Ilgaz’la birlikte 
Hafta sonu bir arkadaşım “bir yazını Men’s Health dergisinde gördük” dediğinde ilk aklıma gelen şey bir isim benzerliği veya yanlış algılama olasılığı oldu. Çünkü bugüne kadar hiç bir yerden bir yazımı yayınlamak istediklerine dair talep gelmemişti. Mayıs sayısına ulaşmaya çalıştım ama bulamadım. Sonra arkadaşım ilgili sayfanın bir fotoğrafını iletti. Fark ettiğim ilk şey yazının sonundaki ismim oldu. Bu beni çok şaşırttı çünkü bir yanlış anlama olduğundan emindim. Yazının sonundaki bu bölümde şöyle yazıyor: