Yazının bu kısmını yarıştan önce yazdım.
Nerede gördüm, anımsamıyorum ama aklımda kalmış, sanırım Totenham’ın mottosuydu: audere est facere. Şimdi aklıma gelmesinin nedeni ise tam da neyle karşılaşacağımı bilemediğim ama cesaret edersem belki de dönüşüp sonucunu göreceğim bir şeyin başlangıcının arefesindeyim. Bu Latince ifade şunu söylüyor: “Cesaret etmek, yapmaktır.” Bazı yollar bilgiyle değil, ancak adım atarak açılır. İnsan çoğu zaman hazır olduğu için başlamaz; başladığı için dönüşür.
2026’ya girerken “Bu yıl neyin peşinden koşsam?” diye sordum. Bir liste yaptım aklıma gelen meydan okumalardan. İnsan 50 yaşını geçince, aklında kalan meydan okumaların bazıları için zamanının azaldığını hissediyor. Bu yüzden aralarından birini seçmek zor oldu. Zor da olsa sonuçta yeniden bir 24 saat yarışı koşmaya karar verdim. Böyle zorlu bir şeye karar vermek uzun bir dönemi ipotek etmek demek. Çünkü bunlara hemen hazırlanamazsınız. 5 ay yeterli olur diyerek mayıs başında kendime bir yarış buldum. Vücudum artık her gün koşarak yüksek hacimleri kaldıramıyor. O nedenle hafta içi 3 gün biraz koşacak ve hafta sonlarını iki uzun arka arkaya yapacak şekilde bir plan yaptım. Haftada 2 defa üst vücut çalıştığım güç antrenmanları ile koşuları aynı güne koyarak 2 günü tamamen boş bıraktım. Bu herhangi bir ekolden ya da bilinen bir yöntemden kaynaklanmıyor, tamamen kendi durumum için düşündüğüm bir plandı. Belki de tamamen yanlıştı, kim bilir. Ama ilk 3 ay güzel gitti. Arada bir Türkiye seyahati olunca hacim bazı haftalarda düşük kaldı, ama nisan başına kadar hafta sonları planlarım güzel gitti. Hatta yılın ilk 3 ayında bugüne kadar koşu hayatımda ulaştığım en yüksek yıl başlangıcı kilometresine ulaşmıştım. Tam “vay be, güzel hacim oldu, rekor mesafeye ulaştım, sorunsuz” derken Nisan başında bir sabah çok fena bir bel ağrısıyla uyandım. Neredeyse yataktan kalkamayacaktım. Tabii, 7-8 yıl önce bel fıtığıyla uğraşmış biri olarak ilk tepkim panik oldu. Birkaç gün oturup kalkmak bile zordu. Koşma işini düşünemedim bile. Oysa nisanın ikinci hafta sonu en uzun koşumu yapacaktım. Cumartesi 80 km, pazar da çıktığı kadar, 30-35 km. Ama tabii, bırakın bu plandaki kilometreleri yapmayı, tuvalete gitmek bile zulüm olmuştu. Bir yandan da herkese anlatıp kendim unutmuyorum tabii; olan olmuştu, şimdi yeni duruma adapte olmalı, elimden ne geliyorsa onu yapmalı, önce ilk adımı atıp eldeki sorunu düzeltmeliydim. Öncelikle sakin kafayla oturup semptomları düşündüm. Bu fıtık nüksetmesi değildi, çünkü bacağıma inen ağrı veya uyuşma yoktu. Demek ki akut bir bel sorunu, belki core kaslarda bir tutulma ya da ani enflamasyondu. Yapacak şey esneme, mobilite ve beklemeydi. Öyle de yaptım. Ama plan en can alıcı iki haftasında sekteye uğramıştı. Zaten ondan sonra da kilometre azaltacaktım. Buna çok erken başlamış oldum.
Bel ağrısı 10 gün içinde epeyce azaldı. Koşmaya yavaş yavaş geri döndüm ama hem artık yarış yaklaştığından hem de ağrı bir türlü sıfırlanmadığından çok fazla koşamadım. Yukarıdaki haftalık hacim grafiğinde bu gariplik çok net görünüyor. Bu kadar uzun, düşük hacimli ve kısalmış uzun koşular hedefi ciddi şekilde tehlikeye atacak, ama yapacak bir şey yok. Hal böyle olunca bir karar vermek gerekiyor, “bu kadar zorlu bir yarışa tam hazırlanamadığını bilerek katılmak ne kadar mantıklı”. Durumunuz %100 bile olsa, bu yarış sizi alıp yere çarpabilir; değil ki biraz bel ağrısı ile ve son 5 hafta çok az koşarak yarışa kalkışmak. Evet, bir yandan bu yarışta DNF olmak söz konusu değil, ama sonuncu denememden sonra yeniden bir 24 saat yarışını erken bırakma fikri de hiç hoş değil. Belki de mantıklı olan hiç başlamamak. Ama her türlü konuda duygularından önce mantığını dinleyen ben iş koşmaya ve meydan okumalara gelince ters davranıyorum. Yine öyle yaptım, yani yarışa gidiyorum.
Buradan sonrası yarıştan sonra yazıldı.
Yarış olarak Hollanda’da Sittard’da bir bisiklet pistinde düzenlenen bir yarışı tercih ettim. Şimdiye kadarki 3 denemem hep pistte olmuştu, bu yeni bir deneyim olacaktı. Pistin adı da ünlü bisikletçi Tom Dumoulin’den geliyor; o mu yaptırmış, yoksa onun adını vermişler, bilmiyorum. Asfalt ve dümdüz 1479 metrelik bir tura sahip.
Bu yarış, önceki iki 24 saatlik deneyimimin üzerine inşa edilmişti. Gloucester’da 193.5 km, Crawley’de 197.5 km koşmuştum. Her iki yarışta da 200 km eşiğini geçememiştim; bu yarış o eşiği aşmak için planlanmıştı. 200 km için 135.2 tur gerekiyordu. Ama yarış öncesi yazdığım kısımda bahsettiğim gibi hazırlık süreci beklendiği gibi gitmedi. En yüksek hacimli antrenman haftalarına denk gelen bir bel sakatlığı, zirve bloğunu fiilen sekteye uğrattı. Yarışa, ideal hazırlığın altında ama en azından sağlıklı bir bedenle girdim. Belim yarışta sorun çıkarmadı; asıl hasar hazırlık sürecindeydi; yetersiz kalan peak haftalardı yani.
Yarıştan önceki gece nedenini bilmiyorum ama neredeyse hiç uyumadım. Bir AirBnb kiralamıştım, ya yatak ya da oda bana iyi gelmedi. Hiç uyumadan bir gece geçirmek normal bir gün için bile dertken ertesi günün gecesinde de uyuyamayacağım bir geceyi böyle geçirmek stres yaratmadı desem yalan olur. Yarışın başlangıç saati de ilginçti. Normalde sabah, hadi bilemediniz, öğlen 12 gibi başlar bu tip yarışlar. Bu yarış öğleden sonra 15:00’te başladı.
Pace stratejisini tam planlandığım gibi uyguladım. İlk iki saat 5:40 min/km, ardından 6:20 min/km, sonrasında 6:40 min/km bandında geçildi. Önceki yarışlardaki en büyük hatam olan agresif başlangıcı bu kez yapmadım. Tempo kontrolüm neredeyse eksiksizdi. Tek sorun o gün öğleden sonra Hollanda’da biraz fazla sıcak olmasıydı. Kıştan yeni çıktığımız için o sıcak biraz negatif etkiledi açıkçası. Hatta gözlemlediğim kadarıyla birçok koşucu da aynı şeyi yaşadı.
Beslenme planını ilk saatlerde tutturduk. İlk saatlerde Maurten Drink Mix, jel ve Supernatural paketleri dönüşümlü alındı; ancak bir noktada yine mide kapandı. 93. km’de kustum. Kısa bir yürüyüş molasıyla toparlanmayı bekledim, ancak düzelme olmadı. Muhtemel neden; saatlik karbonhidrat yükü mide kapasitesinin üzerinde kalmış olabilir. Özellikle Maurten Drink Mix üzerine eklenen Supernatural pouch veya muz kombinasyonu, mide boşalmasını yavaşlatmış olabilir. Buna ek olarak, bu ürün kombinasyonunu uzun antrenman seanslarında yeterince test etmemiştim. Bağırsak, yarış stresinde antrenmanlardan farklı çalışır; ne tolere edebileceğini ancak benzer koşullarda öğrenebilirsiniz, ama o koşullara da antrenmanda ulaşmak neredeyse imkânsız.
Yeşil bölge planı, mavi çizgi ise gerçekleşeni gösteriyor. Sarı noktalar bazı kırılma anlarını, kırmızılar ise çekilmenin netleştiği yerleri gösteriyor. O noktalardan geri dönme çabası net şekilde görünüyor, ama geri dönüşler sonrası tutunamadığımı anlayınca bırakmaya karar verdim zaten.
Kırılma noktaları
- 6–7. saatte yürümeye başlamak: Hazırlıktaki eksiklik burada faturasını verdi sanırım. Peak haftalarda yapılamamış antrenman, bacaklarda erkenden birikim yarattı. Kusma sonrası enerji alınamayınca bu süreç hızlandı. Yürümeye başlamak sorun değil ama yürüme molalarının uzunluğu beklenmedik seviyedeydi.
- 93. km’de kusmak: Genelde mide bulantısı ve yiyememe sorunları yaşardım ama ilk defa kustum. Bu bir anlamda beni umutlandırdı çünkü belki de midem rahatlayacaktı. Ama öyle olmadı, ne yazık ki.
- 101 km’yi geçince yatıp dinlenmek: Mide toparlanmadı, bacaklar giderek zorlandı. Daha önceki bazı yarışlarda 15 dk. uzanmak hem mideyi hem bacakları rahatlatmıştı. Yine denedim ama o da fayda etmedi.
- 110. km’de karar: Geriye kalan 12 saatte ulaşılabilecek mesafe beklentinin çok altına düşmüştü. Bu noktada devam etmenin ne fiziksel ne de anlamlı bir karşılığı kalmıştı. O yüzden durmaya karar verdim.
Klasik bir yarıştan farklı olarak 24 saatlik formatta “bitirmek” diye bir şey yok. Koşullar kötüye gittiğinde tutunmak için bir finish çizgisi ya da cutoff zamanları yok, sadece saat var. Mide bozuk, bacaklar ağır, 110 km’desin ve kafanda “bu gidişle en fazla 150 km çıkar” hesabı yapıyorsun. Hedef 200 km’ydi. O boşluk, mental olarak devam etmeyi imkânsız hale getiriyor zihinde. Bu bir zayıflık değil; 24 saat formatının kendine özgü psikolojik bir tuzağı. “Neden devam edeyim?” sorusunun cevabı net olmadığında bütün motorlar duruyor. Klasik bir yarışta kötü bir günde bile bitirmek anlamlı; burada öyle bir çıpa yok. Tabii ki üst üste ikinci 24 saat denemesini kısa kesmek kendimi çok kötü hissetmeme neden oldu. Her ne kadar buna DNF demesek de bu da benzer bir hissiyat yaratıyor insanda. Bu mide sorunu o kadar çok canımı sıktı ki, yarışı bırakırken, sadece bu yarışı değil, belki de 12 saatten uzun her yarışı bırakıyor olabilirim, dedim çevremdeki arkadaşlara. Bilmiyorum belki de bu karar doğrudur ve uygularım, zaman gösterecek.
Eğer yine 24 saat yarışı koşarsam, o yarış için şunları da hazırlık kapsamına almalıyım: yarışa iki hedefle girmek. A planı ve “en kötü ihtimalle bu kadar yeter” olarak tanımlanmış bir minimum. Zihinsel çıpayı önceden koymak yani.
Öğrenilen Dersler
– Beslenme: Saatlik karbonhidrat hedefi düşürülmeli; özellikle ilk 6 saat için 50–60 g yeterli bence, 90 g değil. Maurten Drink Mix her saat yerine 2 saatte bir uygulanabilir; aradaki saatlerde düz su. Diğer yiyecekler (Supernatural, muz) ile sıvı karbonhidrat aynı saate koyulmamalı. Ve hepsinden önemlisi: bu kombinasyon 6+ saatlik antrenmanlarda yarış koşullarında ciddi ciddi test edilmeli.
– Hazırlık: Peak haftalardaki sakatlık bu yarışın seyrini belirledi. Bir sonraki dönem için yüksek hacimli haftalar vücudun kaldırabileceklerini aşmadan tamamlanmalı. Aksi taktirde zirveye ulaşmadan yarışa girmek gerekiyor, yarışta acısı çıkıyor.
– Mental: Sonuç beklentiden saptığında devam edebilmek için minimum hedef önceden tanımlanmalı. 24 saat formatında bunu yarış başlamadan belirlemek gerekiyor.
Genel Değerlendirme
Bu yarışta yanlış giden her şeyin kökü aynı yere çıkıyor: yetersiz hazırlık. Pace planı tuttu. Başlangıç disiplini tuttu. Ama bağırsak antrenmanı yapılmadı, peak haftalar tamamlanamadı, mental minimum belirlenmemişti. Yine de 110 km’de durmak doğru bir karardı. Mide toparlanmıyor, bacaklar ağırlaşıyor, enerji alınamıyorken 12 saat daha ısrar etmek yalnızca iyileşme sürecinin uzamasına yol açardı.
Benim için 200 km hâlâ erişilebilir. Crawley’de 197,5 km koşuldu; fark çok az. Bir sonraki hazırlık döneminde bu raporun gösterdiği üç eksik giderilirse, o sayı ve belki daha fazlası gelebilir.
Hedef 200 km olup 110 koşunca sanki çok az koşmuşum hissi oldu. Çok yorgun hissetmedim yarış sonrasında. Belki de uzun yıllar çok uzun mesafeler koşmanın bendeki etkisi artık aşırı zorlanmadan yavaş bir 100 km’yi istediğim zaman koşabilmek olmuştur. Bunun anlamı hiç yorulmadığım değil tabii ki, bir hafta sonra hâlâ koşarken bacaklarım biraz ağır ama kalp ve akciğer rahat çünkü yarışta onlar neredeyse hiç zorlanmadılar. Ayrıca böyle hissetmek yarışı 12 saatte bırakmanın doğru karar olduğunu da düşündürüyor.