Buraya nasıl geldim?
Daha 5-6 ay önce soğuk havada üşüyerek, parkrunlarda 5 km süremi iyileştirmeye çalışıyordum. Nasıl oldu da yeniden kendimi cehennem sıcağında 246 km uzunluğunda bir parkurda buluverdim? Bu kadar değişmek, bu kadar esnemek mümkün müydü? O zaman bilmiyordum, deneyip görecektim.
Nasıl olmuştu, gelin birlikte anımsayalım, yani bir nevi bu rapor için sahneyi oluşturalım. 2023 Ağustos ayının sonlarında bir 24 saat yarışından 13. saatte çekilmiştim. Başka nedenler de vardı ama sanki daha fazla koşmak istememiştim, uzun uzun koşmaktan biraz sıkılmıştım. Bunu fark ettiğimde çok uzun yarışları bir kenara koyup kısa ve hızlı koşmaya dönerek koşudan faklı bir keyif almaya çalışmaya karar verdim. Değişiklik bazen insana iyi gelebilir. Hem bir yandan da Parkrun işleyişini merak ediyordum. Başladım her hafta Parkrun koşmaya. Koşuya çok fazla zaman ayırmadan keyif alarak 5 km derecelerimi iyileştirdim. Bunları yaparken bir yandan da Parkrun hakkında bir podcast bölümü ve Yaş derecelendirmesi hakkında da bir YouTube videosu hazırlama imkanı yakaladım. İlk hedefim olan 19 dakika altına indikten sonra 10 km ve yarı maraton yarışları da koştum. Bu tür mesafeler gerçekten çok eğlenceli ve sürdürülebilir. Yani her hafta 5 km’de kendimi deneyebilirim, ya da sık sık 10 km veya yarı maraton koşabilirim. Dinlenip yeniden başlaması kolay, ultramaratonlar gibi uzun süren etkileri yok.
Ama bir anda Spartathlon başvuru süreci gelip çattı. Hiç aklınızda yoksa bile çekilişe katılma hakkınız varsa -ki benim 2022’deki yarışı bitirmiş olarak bu hakkım vardı- aklınız çelinebiliyor. Hazırladığım Spartathlon videosunun sonunda da sorguladığım ve söylediğim gibi “rotası çok mu güzel?”, “hayır”, “aşırı derecede yıpratıcı mı?”, “evet”, “hazırlanmak zor ve zaman alıcı mı?”, “o da evet”. O zaman tek açıklaması var, bu yarışın bir büyüsü var. Tarihi mi, o efsanevi isimlerin izinde olmak mı, zorlayıcılığına meydan okumanın verdiği haz mı bilmiyorum ama bir şey var. İşte o şey gelip yeniden beni buldu ve kendimi 4. kez çekilişe katılmış buldum. Spartathlon çekilişlerinde isminizin çıkma olasılığı çok düşük değil, neredeyse yazı tura gibi %50 şansınız var. Ben o şansı yeniden yakalayabildim. Bu konudaki şansım hep iyiydi, 4 defa çekilişe katıldım dördünde de yarışa başlama şansı yakaladım. Evet yeniden bu şansı yakaladım da, iş başlama hakkı kazanmakla bitmiyor ki, aksine o zaman başlıyor.
Bir süre daha kısa mesafeler koşmaya devam ettim. Haftalık koşu hacmimi ilk kez Mayıs ayında 100 km’nin üzerine çıkarttım. Hacim artırmakla uğraşırken bir anda Celtman gelip çattı. İskoçya’ya uzun bir yolculuk yapmam, zorlu bir yarışta Can’a destek vermem gerekiyordu. Yaptım da, ama bu bir miktar yorgunluğa ve bir de hastalığa yol açtı. Dolayısıyla gerçekten hazırlanmaya ancak Temmuz ayının başında başlayabildim. Temmuzun tümü ve Ağustosun ilk yarısı güzel çalışabildim. Haftalık maksimum 140 km’ye çıkabildim ve 49 km’lik bir uzun antreman yapabildim. Ama sonra evdeki zorlu tadilat süreci nedeniyle iki hafta koşu anlamında çok hafif geçti. Ardından sadece bir haftam daha kalmıştı ve 133 km koşabildim. (Aşağıdaki grafikte kırmızı çizgi 100 km’yi gösteriyor)
Yani aslında Spartathlon’u hakkıyla koşacak bir hazırlık yapamadım. Yarış öncesi 13 haftanın ortalaması 93 km, maksimumu ise 140 km. 35 km’nin üstünde sadece 2 antrenmanım var, biri 42 diğeri 49 km. Bu durumun nedeni hayatın getirdiği koşullar tabii ki ama biraz da bunu seçtim diyebilirim. Çok daha fazla koşarsam geçen Ağustos’taki hislerime geri dönmekten korktum. Zaten 16 yıldır oluşturduğum bir temel var, dayanıklılığımdan çok şüphem yok, yarışı ve rotayı da artık çok iyi biliyorum. Böyle düşünerek ve çok iyi bir sonuç hedeflemeyerek geçirdim hazırlık sürecini. Öte yandan şimdiye kadar hiç yapmadığım bir şey yaptım; haftada 2 gün bir kişisel çalıştırıcı ile güç çalışması yaptım. Şimdi dönüp bakınca görece az koşarak hazırlandığım için pişman hissetmiyorum. Evet daha önceki en iyimi geçemedim belki ama yüzüm gülerek ve sakatlanmadan, çok yıpranmadan neredeyse rahat denilebilecek şekilde bitirdim yarışı. Ama gelin hemen en sona atlamayalım ve yarıştan konuşalım.
“Dayanıklılık devam edecek güce sahip olmak değildir; gücünüz olmadığında devam edebilmektir.”
_Theodore Roosevelt
Yarış öncesi
Öncelikle yarış öncesi, yarış hakkında en büyük endişem olan sıcaklık sorununa değinmem gerek. Blogun takipçileri biliyor, 5 seneden uzun zamandır İngiltere’de yaşıyorum. Burada hava kışın aşırı soğumaz ama yazın da çok ısınmaz. Yıl boyu minimum 2-3 derece ile maksimum 23-25 arasında kalır sıcaklıklar. Yazın en sıcak günleri bile 30’u görmek zordur. Bu yıl daha da serin bir yaz geçirdik. Hava sıcaklığının 25’in üzerine çıktığını çok anımsamıyorum. Zaten güneşli gün sayısı çok az. Hal böyle olunca Eylül sonu Yunanistan’da olacak sıcağa alışmam imkansızdı. Aklıma Yunanistan’a birkaç hafta önce gidip orada sıcağa alışmak geldi ama çok planlama isteyen ve biraz da pahalı bir plandı bu. Yapamadım. Yarış öncesi uçuş için havalimanına giderken hava 13 °C dereceydi ve yağışlıydı. Yunanistan’a indiğimde akşam saatleri olmasına rağmen 24 °C dereceydi. Ve yarış benim uçaktan inmemden sadece 36 saat sonra başlayacaktı. Yani sıcaklığa ve güneşe alışmam imkansızdı.
Bu yıl benim için ikinci önemli konu da destek ekibimin olmayışıydı. Daha önceki 3 yarışımda da sevgili eşim Başak ve ona eşlik eden bir arkadaşımız destek ekibim olmuştu. Bu sefer tamamen farklı bir deneyim beni bekliyordu. Yarış yaklaşırken tüm istasyonları, drop bag bırakılabilecek özel istasyonları ve tüm rotayı detaylı şekilde yeniden gözden geçirdim. Son yıllara kadar 75 istasyonun tümüne çanta bırakılabiliyordu. Bu sayıyı giderek azalttılar ve bu sene sayı 24’e düşmüştü. Aslına bakarsanız daha fazlasına da gerek yok. Hatta fazlası planlama karmaşasına neden olur ve koşarken çok fazla şeyi anımsamayı gerektirir.
Daha önceki raporlarımı okuyanlar bilir, beslenme konusunda hep sorun yaşadım. Gerçi bu kadar uzun yarışlarda beslenme ile ilgili sorun yaşamamak daha az rastlanır bir durum. Bu sürekli devam eden bir deney, hem benim için hem de tüm ultramaraton koşucuları için. Bu yıl destek ekibim olmayacağı için özel yöntemlerle hazırlanacak yiyecekler seçmem de imkansızdı. Zaten daha önce denemiştim o tür şeyleri. O nedenle yeni bir şeylerin arayışındayken Supernatural markasını keşfettim. Normal yiyeceklerden üretilmiş püre kıvamında ve torbalarda taşınabilen oldukça nötr tatlara sahip bir seçenek olduğundan mantıklı geldi. Antrenmanlarda da denedikten sonra yarışta kullanmaya karar verdim. Torbaları yarışlarda taşımak için biraz büyük ve ağır ama istasyonlara bırakmak için ideal. Buna ek olarak Maurten’in normal ve sıvı jellerini de tüketebildiğimi fark ettim. Dolayısyla beslenme planının içeriği belli olmuştu. Kalori olarak da saatte 200 kaloriyi hedefleyerek yaklaşık 34 saat için 6800 kalori hedefini koydum. Bu püre torbaları ve jellerle yaklaşık 5600 kaloriyi bulabilecek şekilde drop baglere dağıttım. 5 noktaya da burada koşarken yemeye alıştığım sirkeli ve maltlı patetes cipslerinden ekledim. Bir de bazı torbalara hiçbir şey yiyemediğimde bile ağzıma atıp biraz faydalandığım Veloforte’nin limonlu ve zencefilli lokumlarından ve barlarından ekledim. İstasyonlardan içeceğim kola, meyve suyu ve sporcu içecekleriyle toplayında hedef kaloriye ulaşabilirim diye hesapladım. Son planda 24 bırakma istasyonundan 20 tanesine bırakacak yiyecekleri hazırladım. Bazı noktalardaki çantalara da gerekli ek malzemeleri veya yedek kıyafetleri ekledim. Tümünü evden yola çıkmadan, kağıtlar yapıştırarak göğüs numaramı da yazarak hazırladım. Böylece yarış öncesi koşuşturmama gerek kalmayacaktı.
İlk kilometreler
Yolu bilince yol kısalır ya, bu yıl bunu Spartathlon’da çok net hissettim. Cumartesi sabahı Acropolis kalıntılarından koşmaya başladığımız andan itibaren, ne zaman sağa ne zaman sola döneceğiz, ne zaman hafif tırmanacağız veya inişe geçeceğiz önceden bilmek çok rahatlatıcıydı.
Şehirden çıkmak için ilk kilometreleri koşarken, daha sabahın erken saatleri olmasına karşın yukarıda bahsettiğim sıcaklık farkı nedeniyle şıpır şıpır terlemeye başlamıştım bile. Bir ara önümde koşan Brezilya takımı tişörtlü birinin sırtında büyük bir ay yıldız dövmesi gördüm. Yanına yaklaşıp neden böyle bir dövme yaptırdığını sordum. Meğer Brezilyalı koşucunun dedesi Türkmüş. Tanışıp bir süre birlikte koşarak sohbet ettik. İlk defa koştuğunu duyunca kendimce bazı tavsiyelerde bulundum. Ama ne yazık ki yarış sonunda bitiremediğini öğrendim.
Şehirden çıkıp daha sakin yerlere ulaştıktan ve kalabalık koşucu grubu bir ip gibi uzamaya başladığı için daha çok yalnız kalmaya başladıktan sonra zihnim fazlasıyla aktifti. Sürekli yarışta neler olabileceğini düşünüp duruyordum. Belki her şey yolunda gider ve hazırlığımın öngördüğünden çok daha fazlasına ulaşabildirim ya da belki hazırlığım düşündüğümden de kötüydü ve ilk defa yarışı bitiremediğim bir yıl olabilirdi. Sürekli bu olasılıklar arasında gezinip duruyordu zihnim. Hayaller kuruyor, sonra kabuslara sürükleniyordum. Her ne kadar kendime ve çevremdekilere her türlü sonuca hazırım dediysem de bitirememe olasılığı beni yine de rahatsız ediyordu. Tamam buna hazırdım ama olmasını da istemiyordum.
Yarışın bu bölümünde Özgür Sancak ile birlikte koştuğumuz bir kısım oldu. Böyle hızlı ve dayanıklı bir koşucu ile birlikte yol almak heyecan verici. Aynı zamanda stratejisini ve onu nasıl doğru uyguladığını da gösteren bir deneyimdi. Özgür çok temkinli başlamıştı ama yarışı harika bir sonuçla bitirecekti. Bunun olacağını o an onunla koşarken ben biliyordum, yarış bittiğinde hep birlikte görmüş olduk.
Her yarışta olduğu gibi burada da temkinli başlamak gerek, bunu biliyorum ama gün ilerledikçe artacak olan sıcağı da düşünmek lazım. Yani henüz sabah saatleri, hava aşırı ısınmadan ve güneş tamamen yakmaya başlamamışken elden geldiğince ilerlemeli. Bu ilk bakışta çok doğru görünmüyor belki ama benim gibi, mantıklı nedenlerle sıcaktan ürküyorsanız anlamlı. Günün ikinci yarısında hava çok sıcak olacak ve zorunlu olarak yavaşlayacağım. Tabii ki çok fazla zaman depolayamam ama hiç olmazsa ilk maratonu çok oyalanmadan geçebilmeliyim. Planım 4 saatte geçmekti ama 3:50 gibi maraton noktasına ulaştım.
Burada şunu belirtmem gerek, destek ekibim yoktu ama diğer arkadaşların destek ekipleri yarış boyunca fırsat bulduklarında bana yardım ettiler sağ olsunlar. Özellikle ilk yarıda Budak’ın ekibi ikinci yarıda Ayhan’ın ekibi bolca destek verdi. Henüz koşanların arası çok açılmadığından ilk destek istasyonu olan maraton geçişinde ise herkes oradaydı. Hep birlikte bana da yardım ederek hızla istasyondan ayrılmamı sağladılar.
“Though this be madness, yet there is method in’t.”
“Bu delilik olsa da, yine de bir yöntemi var.”
_Polonius (Hamlet)
Km 43-80
İlk 4 saatte hava sıcaklığı abartmıyor. Ama sonrasında hem hava cehennem gibi oluyor hem de rotada iniş çıkışlı bölümler başlıyor. Bu kısımda manzara çok güzel belki ama sıcakla boğuşurken fazla dikkat edemiyor insan. Bir süre sonra nabzımın fazlaca yükseldiğini hissediyorum ve yürüme molarına başlıyorum. 80. km’deki büyük istasyona çok geç gireceğim belli oluyor. O zaman DNF sayısı çok olacak diye düşünüyorum. Ben ortalama bir koşucu olarak 80. km’ye bu kadar yavaş varabiliyorsam birçok insan varamayabilir. Bir ara Budak’la denk geliyoruz. Ben “80’e 9 saatte gireceğim sanırım.” diyorum, o da bana “Yok artık, imkansız.” diye cevap veriyor. Hatta bahse girsek diye şakalaşıyoruz. Keşke 8:45 alt/üst şeklinde bir bahse girseymişiz, kazanacakmışım :). O istasyona 8:48 gibi giriyorum. Aslında şimdiye kadarki en yavaş ilerleyişim bu, ama bu yıl için kafamdaki plandan hızlı bile. Yukarıda da belirtiğim gibi bu yıl çok hazırlanamadığımdan oldukça yavaş bir plan hazırlamıştım. Planımda bu istasyon 9 saati gösteriyordu.
Bu istasyonda canımı sıkan bir şey oldu. Koşucuların destekçileri banklara geniş geniş yayılmışlardı. Çantalar, eşyalar, kendileri derken epey yer kaplamışlardı. Birinden sessizce, el işaretleri ile az bir yer istedim. Yüzünü buruşturup zorla 15 cm yer açtı sağ olsun. Peynirli makarnayı yemek için iliştim banka. Tabii 39 derece sıcakta yağlı bir peynirli makarna ne kadar hızlı yenebilirse o kadar hızlı yemeye çalışıyordum. Baktım çok zaman kaybedeceğim, aldım elime makarnayı yürümeye başladım. Hem yedim hem ilerledim.
Km 80-120
Sıcaktan ve aşırı güneşten dolayı 90. km sonrasında yine yiyememe sorunları başladı. Bu durumun Nestani’ye (170. km) kadar sürecek olduğunu henüz bilmiyordum tabii ama gece boyu süreceğini tahmin edebiliyordum. Neyse ki en son biraz makarna yiyebilmiştim. Zaten 10-12 saat ilerledikten sonra bu kadarı normal. Hem bu sefer geçen seneki kadar kötü değil durum. Bu sefer bir şeyler içebiliyorum. Bunda belki de yavaş ve temkinli gitmenin etkisi olabilir.
Bu yarışta, nedendir bilmem, 100 km benim için genelde önemli bir geçiş anı. Onu görürsem biraz rahatlıyorum. O nedenle o noktaya odaklanıyorum bir süre. Ama bir yandan da uzun zamandır farkındayım istasyon kilometreleri ile saatim arasında uyuşmazlık epey büyüdü. Buna çok takılmıyorum, benim için önemli olan kolumdaki saat. 100’ü geçince biraz yüzüm gülüyor. Yüzüm gülüyor ama içten içe endişelerim de yok değil. Çünkü ayak tabalanlarımda sorunlar hissetmeye başlıyorum. Sanki şişmeye başlıyorlar. İşin komiği yarış öncesi ayakları bantlama konusunu konuşurken, “Ben artık bantlamıyorum, ayaklarıma da hiçbir şey olmuyor” diyerek arkadaşlara hava atmıştım. Gerçekten de birkaç yıldır uzun yarışlarda dahi olmuyordu bu sorun. Neden şimdi olabileceğini düşünürken aklıma, sabahtan beri kafamı ve ensemi süngerle ıslattığım geliyor. Tabii bunu yaparken ayaklarım da sürekli ıslanıyor. Belki de sürekli ıslak olmaları ve havanın aşırı sıcak olması birleşince problem olmuştur. Ya da belimdeki sorun nedeniyle şişme gibi hissettiğim şey aslında uyuşmaydı. Nedenini bilmiyorum ama ayaklarımda acı vardı ve garip hissediyordum. Bir şeyler yiyememe ve ayak ağrısı birlikte devam ettikçe şu durum yavaş yavaş netleşiyor: Bu yarışta cutoff’tan kaçacağım. Zaten yarışı riske atmamalıyım, amacım her koşulda bitirmek ve 4’te 4 yapmak.
Bu düşüncelerle 102. km’deki istasyona vardım. Budak’ın ekibinden Aykut (Çelikbaş değil) ve Mehmet beni karşıladılar ve bana bir şey isteyip istemediğimi sordular. Şaka olsun diye “Masaj yapabilir misiniz?” diye sordum. Onlar ciddiye almış olsalar gerek beni elimden tutup masörlere götürdüler. “Bacaklarıma masaj yaptırmak istemiyorum, çünkü alışkın değilim ve çok acılı olabilir, benim derdim sırtım ve ensem!” Normalde hiç masaj yaptırmam, sevmem de ama o an sırtım gerçekten çok gerginleşmişti, iyi gelebileceğini düşündüm. Bir masör beni hemen yüz üstü yatırdı ve sırtıma masaj yapmaya başladı. Kısa da sürse bu masaj çok iyi geldi. Hemen ayaklandım ve Aykut’un getirdiği sıcak çayla bisküvileri yemeye başladım.
Bu istasyondan çıkarken Aykut ve Mehmet’in aklına şapkamı almak geldi. “Boşuna sabaha kadar taşıma, biz sana sabah ilk fırsatta veririz” dediler. Aslında bu istasyonda dropbagden içinde kafa lambası ve biraz yiyecek olan çantamı almıştım. Şapkamı da içinde kolayca taşıyabilirdim. Ben Budak’la aramızdaki mesafenin açılacağını ve bu nedenle onları bir daha göremeyeceğimi biliyordum, hatta bunu söyledim de. Ama beni bir şekilde ikna ettiler, sanırım onlar da yorgun ve heyecanlıydı ben de, ve bu saçma şeyi yaptık. Şapkamı onlara verdim.
Bu arada masaj sonrası sorun yaşayan iki kişi duydum. Biri bizim ekipten, biri de bir İngiliz. Demek böyle uzun yarışlarda, yorgun bacakları tanımadığın masöre emanet etmemeli ya da bu riski gözetmeli.
“Ne kadar dayanman gerektiğini düşünüyorsan o kadar dayan, sonra biraz daha dayan.”
_Kellen Caldwell’in müzik öğretmeni
Km 120-160
Bir şeyler yiyememek yine beni tüketiyor. Yorgunluk ve açlık birleşince ilerlerken uyuklamalarım abartıyor. Epey çabalayarak cutoffla aramı 50 dakikaya kadar çıkarmıştım ama dağa doğru tırmanış öncesi biraz uyuklamazsam işler sarpa sarabilir. 140 km civarında bir istasyonda saatin zamanlayıcısını 8 dakikaya kurup bir yere uzandım. Kendiliğimden uyandığımda alarmın devreye girmesine 36 saniye vardı. Bir gönüllü üstümü örtmüş ve dropbagimi yanıma koymuş. Bu seferki yarışta destek ekibim olmayınca gönüllülerin de bazılarının ne kadar yardımcı olduğunu görmüş oldum. Bazı istasyonlarda bana resmen özel bir destek ekibi gibi davranan ve bana ihtimam gösteren gönüllülerle karşılaştım, sağ olsun hepsi. Tabii bu uyuklamadan sonra cutoffla aramız yeniden 40 dakikaya düşüyor ama olsun şimdi daha iyi hissediyorum.
Bu sene dağa tırmanış bana her zamankinden kolay geldi. Bu belki de bir beklenti meselesi ya da o zamana kadar temkinli ilerleyişin ya da biraz uyumanın getirisi bilemiyorum. Ama hiç zorluk hissetmeden, yavaş da olsa tırmanıveriyorum Mountain Base istasyonuna. Burada Ayhan’ı görüp şaşırıyorum çünkü onun çok daha hızlı ilerleyeceğini düşünmüştüm haklı olarak. Ama bacaklarına bir şeyler olmuş. Ben çok durmadan, onu bir battaniyeye sarılmış oturuyorken orada bırakıp devam ediyorum çünkü cutofftan kaçıyorum.
Mountain Base’e tırmanış kolay gelmişti ama patika olan gerçek dağ tırmanışı başlayınca nabzım tavan yapıyor. Burası çok dik bir şekilde başladığında bu kaçınılmaz belki ama bu sefer çok zorlanıyorum. Bir jel almaya çalışıyorum öğürmeler başlıyor. Yutamasam da ağzımda çevirmek ve tükürmek ya da bunları yapmak için bir süre oturmak işe yarıyor galiba çünkü kalanı hızla çıkıyorum. Hatta inişi de hızla yapıyorum bu sefer. Bunlar bana ilginç geliyor çünkü hızlı ilerlemeye çalışırken bu çıkış ve iniş beni hep zorlardı. Şimdi sonucu kabullenmiş, boyun eğmiş ama temkinle ilerlerken her şey basit geliyor ve pozitif hissediyorum. Tek sorun ara ara cutoffla aradaki zamanın azlığını düşünüp stress yapmak. Bu arada kafa lambam 3 defa sönüp yanıyor kendiliğinden. Bunun anlamını bilmiyorum, daha önce deneyimlememiştim ama ne demek olduğunu kestirebiliyorum. Pil bitecek. Yedek pil zorunlu ama benim fenerim şarjlı. Sadece kurallara uymak adına kullanamayacak olsam da 2 adet kalem pil taşıyorum yanımda. Ama bana faydaları yok. Tümden sönerse ne olur diye görmek için kafa lambasını kapatmayı deniyorum, zifiri karanlık oluyor, biterse adım atamam. Aklıma ikisi etik bir etik olmayan 3 çözüm geliyor. Tabii ki etik olmayanı yapmam ama düşünmesi eğlenceli geliyor. İlk çözüm telefonun flaşını kullanmak, ikincisi birilerini bekleyip onların lambası ile ilerlemek. Üçüncü ve etik olmayan yöntem ise yol kenarında işaret olarak konmuş zayıf fenerlerden birini alıp onu kullanmak. Yapmam tabii ama demek birileri yapabilir diye geçiyor aklımdan. Fener yeniden 3 kere sinyalleyip sonra çok cılız bir moda geçiyor. Neyse ki o kadarı da yeterli. Beni sokak lambalarına kadar taşıyor, sonra da kısa süre içinde hava aydınlanacak zaten.
Km 160-200
Dağdan inince hava birden soğuyor ama önlem olarak koşmaya başlıyorum. Grup halinde ilerlerken önce biri sonra başka biri daha uyukladığı için ağacın dallarına doğru koşuyor ve dallara çarpıyor. Bağırıp uyarıyorum, teşekkür edip benimle koşmaya başlıyorlar ve hemen sonra başka birini yoldan çıkarken bağırarak uyandırıyoruz. Herkesin uyuduğu saatler ve herkes bunu fark edince bir sonraki istasyonda hepimiz kahve istiyoruz gönüllülerden. Tam kahvemi almış yudumlayarak yürürken Sezgin (Sarban) abi beni yakalıyor. Ben sabit hızda ilerlediğime göre o hızlanmış olmalı. Kahveyi hızla bitirip ona takılıyorum. Sezgin abi alüminyum battaniyeye sarınmış halde koşuyor. Hışırtılar eşliğinde Nestani’ye giriyoruz. Dağda cutoff beni yakalamış, farkımız 35 dakikaya gerilemiş. Bu istasyonda Ayhan’ın ekibinden Senem bana her türlü yiyeceği sunuyor. Biraz makarna yemek iyi geliyor ama Sezgin abi ayakkabı değiştirken ben soğuktan titremeye başlıyorum. Bu olduğunda koşmak dışında hiçbir şey işe yaramıyor, bilirim, kalkıp koşmaya başlıyorum.
Burada dümdüz bir yol var. Araba kullanır gibi, düz yolda uykum geliyor uyukluyorum. Önümde, ileride bir koşucu durduk yere karşıya geçiyor, oysa biliyorum ki sonraki istasyon koştuğumuz tarafta. Herhalde köpek var diye düşünüyorum ve resmen ileride köpekleri görüyorum. Büyük gri birkaç tane köpek. Ben de karşıya geçiyorum. Ama yaklaştıkça anlıyorum ki köpek filan yok, göz yanılması. Zaten bu ilk de değil, gece boyu defalarca oldu. Yorgunluk, açlık, uykusuzluk ve karanlık birleşince sürekli bir şeyleri bir şeylere benzetiyor zihin. Bu arada açlık demişken, Nestani’den sonra yeniden bir şeyler yemeye başladım. Supernatural’ları ve jelleri yeniden tüketebiliyorum.
Hava aydınlanıyor, bu bir yandan iyi haber ama öte yandan yaklaşan sıcak zamanların da habercisi. 184. km’de üstümü değiştirdim. Bu konuda da Ayhan’ın ekibi yardımcı oldu sağ olsunlar. Bir battaniyeyi direğin etrafına sarıp bana soyunma kabini yaptılar. Acele ettiğim için dropbagi toparlamakla zaman kaybetmemek için eşyalarımın bir kısmını da onlara bıraktım.
“Eğer cehennemden geçiyorsan, [geçip gitmek için] ilerlemeye devam et.”
_Winston Churchill
198. km civarı köy ve kasaba yolları bitiyor ve otoyola bağlanıyoruz. Burayı çok iyi biliyorum. Burada sıcakla beraber insanın tüm hayat enerjisini emen, bitmek tükenmek bilmez bir yokuş başlıyor. Şapkam olmadığından hızla yanmaya başlıyorum. Aykut ve Mehmet’i anıyorum. Acaba şapkam nerelerde? Güneş bir üstten dövüyor, yetmiyor, bir de asfalttan yansıyan ısısıyla alttan dövüyor. Ama cutoffla aramı biraz daha açtım ver artık tamamen saçmalamazsam ya da çok kötü bir talihsizlik olmazsa bitecek olmasından dolayı daha da pozitif bir ruh halindeyim. Yolu bilince kısa gelir dedim ya, o hesap, şuradan döneceğiz, şuradan ineceğiz, sonra istasyon diye düşünürken Sparta ayrımına varıveriyoruz. Ama yanıyorum, cehennem gibi bir sıcak. Güneş tepeden alnıma vura vura ruhumu paramparça etmeye çalışıyor. Direniyorum. Kafamı ıslatmak, boynuma buz koymak, sadece birkaç dakika işe yarıyor. Sonra yine her yer yanıyor. Bu arada Sezgin abi ile ayrılıp ayrılıp yeniden bir araya geliyoruz. Ayrıma yaklaşırken yeniden yakalıyor beni. O sabit hızda ilerliyor, bense sürekli hızlanıp yavaşlıyorum çünkü. Buradan sonrası iniş. Hızla akıyor yollar. Sezgin abiyle hesap yapıyoruz, 35 saat civarı bitecek gibi. Sürekli koşsak 10-15 dakika daha önce biter ama gerek var mı? Bence yok. Zorlanmadan, güle eğlene bitişe ulaşmak varken birkaç dakika için cehennem sıcağında kendimi zorlamak istemiyorum. Sezgin abi de bana katılıyor. 35 saat 10 dakika civarı heykele 4. defa ulaşıyorum. Harika bir his. Ama bu saatlerde bitiren o kadar çok insan var ki heykelin önündeki merasim için sıra olmuş. O kadar mutlu ve huzurluyum ki sıra veya başka bir şey moralimi etkileyemez. Sıram gelince o merasimi yeniden yapıyorum. Artık dört dörtlük bir Spartathlon finisher oluyorum.
Yarış sonrası
Sakin sakin ilerleyerek yarışı tamamlamak yarış sonrasında da rahatlatıyormuş insanı. Kendimi çok yorgun hissetmiyorum (tabii bu koşullar altında ne kadar olabilirse). Rahatça duşumu alıp, sakince yemeğimi yiyebiliyorum. Sonrasında da hemen uykum gelmiyor, biraz oyalanıyorum. Uyumadan önce 10 bardak su içiyorum. Sonrasında gece defalarca kalkıp bir o kadar daha içmiş olabilirim. Resmen güneş çarpmış. İkinci günü şapkasız geçirmek beni mahvetmiş. Güneş tüm bedenimi ama özellikle de yüzümü yakmış. Alnım fena halde. Yüzüm yorgunluktan ve uykudan şişmiş ve çok yanmış olduğundan 10 yaş yaşlı görünüyorum o sabah. Ama neyse ki çok uzun sürmedi o durum.
Ertesi sabah yine iç çamaşırlarıyla koşulan geleneksel Spartan mile koşusuna katılıyorum. Mile dense de pistte bir tur atılıyor. O kadarını her an yapabilirim diye düşünüp fırsatı kaçırmıyorum. Sonrasından beer mile (her tur bir bira içip 4 tur koşarak yapılan yarış) bile koşanlar var. Hayretle izliyorum.
Beslenme planı nasıl gitti?
Yukarıda da anlattığım gibi 12 Supernatural, 7 sıvı jel, 18 normal jel ve 5 cips hazırlamıştım. Yarış sonunda kalanlar ise şunlar: 6 Supernatural, 1 sıvı jel, 9 normal jel ve 0 cips. Sıvı jelleri ve cipsleri güzel tüketebilmişim. Normal jeller ve püreleri de hayal ettiğim kadar olmasa da tüketebilmişim. Demek ki bu yaklaşımı yeniden deneyebilirim. Hatta daha kısa yarışlarda (80-160 km) çok daha iyi tüketilebilir ve fayda sağlar gibi görünüyor. Bunun yanı sıra, bu sefer bir şeyler içmek konusunda hiç sorun yaşamadım, epey sıvı tükettim. Gerçek yemekler -pilav, yulaf ezmesi, dürüm peynir veya sebze vs.- tüketmeye çabalamadan da ilerlenebildiğini gördüm. Bu uyguladığım yöntemi tekrar tekrar uzun yarışlarda deneyerek daha iyi hale getirebilirim gibi sanki. Uyguladıkça sonuçlarını bu blogda paylaşırım zaten.
Dropbag planı ve bu planı uygulayışım da bence sorunsuzdu. Yukarıdaki plan belki birilerinin işine yarayabilir. İstasyonda görevliler hızlıca size çantanızı verebilmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Ama tabii aksilikler olmuyor değil. Eğer gerçekten çok hızlı ilerlemek istiyorsanız belki de bir ekibiniz olması şart.
Sonuç ve değerlendirme
Neden dönüp buraya geliyoruz diye düşünürken Byung-Chul Han’ın Palyatif Toplum kitabında şu kısma denk gelmiştim:
Acı sınırları belirler, farkları vurgular. Acı olmaksızın gerek beden gerekse dünya bir farksızlığa düşer. “Acılar ne sağlar?” sorusuna von Weizsäcker söyle cevap verir: “Öncelikle ancak acı bana neyin benim olduğunu ve nelere sahip olduğumu öğretir. Ayak parmaklarım, ayağım, bacağım ve tabanımdan kafamdaki saça kadar her şeyin bana ait oldugunu acı sayesinde öğrenirim. Ve yine acı sayesinde bir kemigin, akciğerin, kalbin ve iliğin oldukları yerde olduklarını ve bunların her birinin kendi acı diline sahip olduğunu ve kendi ‘organ lehçesi’ni konuştuğunu öğrenirim. Bütün bunlara sahip olduğumu tabii ki başka yoldan fark etmiş de olabilirim ama bunların ne kadar değerli olduğunu sadece acı öğretir bana; tek tek her birinin benim gözümdeki bedelini ve değerini sadece acı sayesinde ögrenirim ve bu acı kanunu aynı şekilde dünya ve onun üzerindeki şeylerin bedeli için de geçerlidir.” Acı olmaksızın ayırt edip değer biçmek mümkün değildir. Acısız dünya aynının cehennemidir. Umursamazlık hâkimdir orada. Eşsiz olanın ortadan kaybolmasına neden olur.
Kim bilir, belki de bu yüzden, bir miktar acı çekmek için sürekli buraya, Spartathlon’a geri dönüyoruz.
Evet, bu acayip yarışa 4. defa başlamak, çok ilginç bir karar. 4. kez bitirmek ise gerçekten çok gurur verici. Kaç kere koşarsanız koşun her seferinde bambaşka bir deneyim. Bu yıl destek ekibim yoktu ama kalabalık bir takımın parçasıydım. Diğer arkadaşlar ve destekçileri her fırsatta yardıma koştular, sağ olsunlar. Hayatımın destekçisi, eşim ise öncesindeki planlama ve hazırlık sürecindeki dokunuşları ile ve uzakta bile olsa yarış sırasındaki yönlendirmeleri ile yine her şeyi kolaylaştırdı.
Bu yarışı düşündüğünüzde sadece mesafeye odaklanmayın. Çok daha fazla zorluk barındırdığını gözden kaçırırsınız. Bu kadar zorluğu aşıp bitişe ulaşabilmek bile çarpıcı. Bunu bir kez daha yerinde deneyimledikten sonra söylüyorum.
Bu sene 10 kişilik bir takım olarak yarışta yer aldık. 2014’te tek kişi başlayan ve sonrasında hep küçük takımlarla devam eden maceramız buraya evrildi sonunda. Takımımızdaki 10 kişiden 8’i yarışı tamamlamayı başardı. Bu seneki bitirme oranının %50 civarında olduğunu düşünürsek başarı oranımız oldukça yüksek. Hatta hesaplarımıza göre 5 veya daha fazla koşucusu olan takımlar içinde en yüksek orana sahibiz. Ayrıca bu sene Özgür Sancak Türkiye’den katılanlar arasında şimdiye kadarki en iyi sonucu elde ederken (26 saat 24 dakika) Hilmi Güven de sub30 kulübüne katıldı (28 saat 22 dakika). Benim bu seneki sonucum ne şimdiye kadarki en kötü süre ne de en iyisi. Hazırlığımı, hayatımın bu dönemki koşullarını düşününce ben kendi sonucumudan oldukça memnunum.
Türkiye Spartathlon takımının logosu 2016 yılında Aykut Çelikbaş’ın ricasıyla Kerem Yaman tarafından tasarlandı. Aykut’un blogundan alıntılarsam:
“Spartathlon’un en önemli özelliklerinden biri her ülkenin kendi logo ve tişörtünü hazırlayarak sanki olimpiyatlara katılır gibi bir takım konsepti ile gelmesi. Bu durum Spartathlon’un tarihine dayanan ve başka bir yarışta olmayan bir kavram. Ben de her zaman kendi logo ve tişörtümüzün olmasını istemiştim ama geçmiş yıllarda doğru kişiyi bulamamıştım. Kerem doğru insandı ve ortaya çıkan sonuçtan büyük gurur duyuyorum.”
Bu yarışı 4. kez bitirdikten sonra artık onunla ilgili bir dövme yaptırmaya karar vermiştim. Epey düşündükten sonra en güzel ve en özgün dövmenin bu olacağına karar verdim. Kerem sağ olsun dövmeye uygun bir halini iletti. Ankara’da hızla karar verip hallettim. Sonuçtan çok memnunum. Keyifle taşıyacağım, taşımaktan gurur duyacağım ve sanırım taşımayı hak ettiğim bir dövme oldu.
